Frankenstein Filmi: Diğerinin Gözünden Bakabilmek

Guillermo del Toro’nun Frankenstein uyarlamasını izledim. Güzel bir film olmuş; kitabından epey farklılaşsa da, film yalnızca gotik bir hikâyenin yeniden sahnelenmesi değil. Yerleşik olanla sonradan gelen arasındaki o kadim gerilimi, ebeveynlik ile iktidarın çatışmasını, bilimsel tutkuyla merhametin ikilemlerini psikolojik bir panorama içinde izliyoruz.

Filmin en çarpıcı tarafı, hikâyeyi iki ayrı gözden izlememizdir: İlk bölüm Victor’un dünyasından anlatılırken ikinci bölümde yaratığın iç sesine kulak veriyoruz. Bu bölünme, izleyiciyi tek bir hakikate mahkûm etmiyor; iki yaralı bilincin arasında gidip gelen bir etik alana davet ediyor.

Yaratmanın Karanlık Arzusu: Victor’un İçindeki Vehim

Victor’un hikâyesi, insanın en eski tutkusunu yeniden gün yüzüne çıkarıyor: İmkânsıza hükmetme arzusu. Ölüye can verme kudretiyle kendi eksikliğini kapatma çabası… Victor’un kayıpları, yalnızlığı ve kontrol etme ihtiyacı birleşince, salt bilgi tutkusu merhametin önüne geçiyor. Bir tutkuya bağlanmak insanı nasıl canavarlaştırır, bunu Victor özelinde görüyoruz.

Yaratıcı olmak istiyor ama sorumluluk taşımak istemiyor.
Hayat vermek istiyor ama verdiği hayata tahammül edemiyor.

Yaratığın ilk öğrendiği kelime “Victor.” Aslında şu gerçeği fısıldıyor: Kim seni dünyaya getirirse, sen onun gölgesindesindir.

Bu sahne, ebeveynlik-iktidar-kimlik üçgenine dair güçlü bir metafor sunuyor. Çocuğun ilk kimliği ebeveynin beklentileriyle yazılır; Frankenstein da daha doğar doğmaz bir “tutsaklık” hissine düşüyor. Victor ise onun bu esaretten çıkmasını istemiyor. Bu noktada seyirci kendini sorguluyor: Acaba ben de çevreme bunu dikte ediyor olabilir miyim?

Frankenstein’in İç Dünyası: Reddedilmiş Benliğin Varoluşla İmtihanı

İkinci bölümde film Frankenstein’ın gözünden anlatılmaya başlanıyor. O âna kadar dışarıdan “tehlike” olarak gördüğümüz Frankenstein’ın iç dünyasını anlamaya başlıyoruz: Tüm güç ve heybetine rağmen geçmiş ve gelecek arasında kırılgan, şaşkın ve anlam arayan bir bilinç…

Korkutulmuş ama kötülüğe mahkûmiyeti reddeden bir irade.
Yalnız ama umudunu tamamen kaybetmiş değil.

Jung’un “gölge” arketipi neredeyse bu bedende cisimleşiyor: Victor’un bastırdığı kusurlar, korkular, yanlışlar Frankenstein’ın bedeninde görünür oluyor. Fakat onun karanlık ve kötülüğe meyletmemesi, filmdeki en insani ayrıntı. Kötülüğün kader değil; çoğu zaman ilişki yoksunluğu olduğunu gösteriyor.

Bilge Figürü: İyiliğin İçimizdeki Uykudan Uyandırıcısı

Frankenstein’ın “bilge” olarak adlandırdığı kişiyle karşılaşması, hikâyenin ruhunu değiştiren bir eşik noktası. Bilge yaşlı adam, ona yalnızca barınak değil, bir yaşam nefesi sunuyor; kendini bulmasına aracılık ediyor. Dünyanın merhametsizliğine rağmen insan kalmanın mümkün olduğunu öğretiyor.

Şu soru ortaya çıkıyor: Acaba kötü diye nitelenen insanlar, Frankenstein gibi dışlandıkları için mi kötüleşiyorlar? Birinin “sen iyisin” demesi içsel çöküşü durdurabilir mi? Günümüz insanın mentör araması ve bu rehberlikten yoksun olmasını akla getiriyor. Aslında kimilerine göre erdemlerin temeli bilgeliğe dayanır. Burada da bilge adam karakterinin dönüştürücü etkisini görebiliyoruz. Filmde Frankenstein’ın kendine yapılan kötülüklere rağmen her seferinde kötülük yapmaktan vazgeçmesi de aslında bu rehberlik ve bilgelik sayesinde oluyor.

Elizabeth: Kabul ve Sevginin İyileştirici Gücü

Elizabeth’in Frankenstein’a gösterdiği kabul, filmdeki duygusal kırılma noktasıdır. Yaratığın öğrendiği ilk kelime “Victor” iken ikinci kelime “Elizabeth” oluyor. Bu ad, onun için dış dünyaya açılan kapısıdır.

Elizabeth, Frankenstein’a yalnızca sevgi değil, değer hissi veriyor. Bu sevgi sahiplenici değil; genişletici, iyileştirici… Victor’un iktidarına benzemeyen bir ilişki.

Frankenstein, Victor’dan kendisine benzer birini yaratmasını istemesi de bu imkândan doğar: Yalnızlığın ağırlığını paylaşacak bir yoldaş. Aidiyet bir bedene sahip olmak değil, insanlarla birlikte var olabilmek ve onlara benzeyebilmek, benzerlikleri paylaşabilmek. Özetle sevgiyi hissedebilmek. Victor ve Frankenstein, Elizabeth’e duygusal hisler besliyor, hatta Elizabeth bu konuda Frankenstein’i tercih ediyor, ama Victor’a olan saygısından dolayı bundan da vazgeçiyor. Victor’dan tek bir şey istiyor: Kendine benzer birinin dünyaya gelmesi… Victor, bunu da reddediyor.

Victor’un bu talebi reddetmesi yaratıcı-yaratılan bağının kırılma anıdır. İnsanlar da aslında bu dünyada kendi gibi birini aramaz mı? Arkadaş olarak, eş olarak bu dünyadakileri paylaşabileceği kişileri arayıp durur. İşte Frankenstein bu arayış içinde kaybolur, anlam bulamaz ve sürekli ölümü arzu eder: Fakat kaderi yalnızlıktır.

İki Bakış Açılı Anlatı: Etik Yargının Çöküşü

Filmin en büyük başarısı seyirciyi tek bir bakış açısına mahkûm etmemesidir. İlk bölümde yaratığı dışarıdan izlerken korku hâkimken, ikinci bölümde onun gözünden aynı olayları gördüğümüzde empati filizlenir.

Anlatı hakikati etkiler:

Bakış açısı değişince, ahlaki gerçek de değişir.

Bu nedenle film yalnızca bir hikâye anlatmıyor; seyirciyi kendi karanlığı, kötülüğü, algısı, anlamı ve talepleriyle yüzleştiriyor.

Anlam Arayışı: “Neden Varım?”ın Yıkıcı Ağırlığı

Frankenstein, bir yaratık da olsa anlam arayışına giriyor. Kendi yaratılışının dehşetini öğrendiğinde büyük bir varoluş krizi yaşıyor. Ölmek istese bile ölememesi bu krizi derinleştiriyor.

Nereden geldiğini bilmemek bir şorundur; fakat nasıl bir iradenin ürünü olduğunu öğrenmek bambaşka… İnsan olmayışının farkına varmak onu insanlığın en kadim sorusuyla baş başa bırakır:

Var olmak neden bu kadar ağır?

Bu soru yalnızca Frankenstein’ın değil; bence tüm insanların omuzlarındadır.

Affetmenin Ruhu Dinginleştirmesi

Filmin final sahnesi tüm anlatıyı yeniden kuruyor. Frankenstein, Victor’u öldürmek üzeredir – haklıdır da. Ancak Victor’un sevgi ve merhamet göstermesi, onu “evladı” olarak görmesi, başını okşaması, Frankenstein’ın içindeki merhamete dokunuyor.

Affetmenin burada bir erdem değil, bir özgürleşme biçimi olduğunu farkediyoruz. Affettikten sonra Frankenstein’ın nefesinin bile değiştiğini, rahatladığını görüyoruz. Kötülüğün kökeni bazen doğuştan değil, sevgisizlikten ibarettir diye içimizden geçiriyoruz. Ayrıca iyiliğin kökenin kişinin kendi seçimlerinde olduğunu fark ediyoruz.

Sonuç: Canavarlık Görünüşte Değil, Merhametin Eksikliğinde Başlar

Del Toro’nun Frankenstein’ı, canavarlığın dış görünüşte değil, ilişkilerde ortaya çıktığını hatırlatıyor. Victor’un kibri, Frankenstein’ın yalnızlığı, bilgenin şefkati, Elizabeth’in kabulü derken insanın zihninde sorular beliriyor:

  • Kötülüğü belirleyen çevre midir, insanın kendisi midir?
  • İnsan çevreye rağmen merhameti ve secgiyi koruyabilir mi?
  • İnsan hayatta anlamı nasıl bulur?
  • İnsan her şeye rağmen affedebilir mi?

Filmin sonunda Frankenstein, kendisini öldürmeye çalışanları bile kurtarıp karlar içinde yalnızlığa yürürken geriye yalnızca şu cümle kalıyor:

“İyi kalmak gerekir; her şeye rağmen iyilik kendi başına iyidir, çevrenin tüm kötülüklerine rağmen iyi kalmaya çabalamak gerekir.”

Belki de tüm hikâyenin özü budur.


Yorumlar

“Frankenstein Filmi: Diğerinin Gözünden Bakabilmek” için 3 cevap

  1. Katılıyorum. Bazı insanlar belli bir yaştan sonra ölümü istiyor. Filmde işlenen metaforik olarak etkileyici bir durum.

    Beğen

  2. Songül Sevilmiş Avatar
    Songül Sevilmiş

    Biz insanlar olarak ölümü istemeyiz, ölümden korkarız, kaçabileceğimizi düşünürüz belki. Fakat ben şunu çıkardım filmden hocam, ölüm bir kurtuluş belkide bir mutluluk, yaşam kadar ölümün olması da bir nimet belkide bizim için. Filmde Frankenstein’ın ölememesi onun sonsuzluğa ve yalnızlığa mahkum olması yaşam kadar ölümünde değerli olduğunu gösteriyor bence.

    Liked by 1 kişi

  3. İyi iyidir.

    Liked by 1 kişi

Sezai Korkmaz için bir cevap yazın Cevabı iptal et