2003 yılında Amerikalı psikolog Robert Emmons ve Michael McCullough, oldukça basit ama etkileyici bir deney yaptı. Katılımcılardan her hafta yalnızca beş madde yazarak o hafta boyunca şükrettiği şeyleri listelemelerini istediler. Sadece beş cümle. Beş satır. Ama sonuçlar çarpıcıydı: Bu küçük uygulama, bireylerin hem ruhsal hem de fiziksel sağlıklarında belirgin iyileşmeler sağladı. Daha az hastalandılar, daha çok spora yöneldiler ve egzersiz yaptılar, daha mutlu hissettiler. “Manevî” bir kavram, bilimsel yöntemlerle doğrulanabilir bir psikolojik duruma dönüşmüştü.
İşte bu yüzden Batı psikolojisi, “şükür” kavramını son yirmi yıldır büyük bir ciddiyetle çalışıyor. Çünkü bu kavram, sadece dini değil; aynı zamanda zihinsel, ilişkisel ve bedensel düzeyde insanı iyileştiren bir işlev taşıyor. Gratitude olarak adlandırılan bu yeni alan, psikolojinin olumlu yönünün temel taşlarından biri hâline geldi. Üstelik yalnızca birey için değil, topluluklar ve ilişkiler için de koruyucu bir etki taşıyor.
Biz, kültürümüzde çok uzun zaman önce yer etmiş bir değeri göz göre göre kaybediyor gibiyiz. “Elhamdülillah” diyen ama elindekinin kıymetini fark etmeyen bir topluma dönüşüyoruz. Oysa bu medeniyetin hafızasında şükür, sadece bir dini emir değil; insanın varoluşla kurduğu bağın en sade halidir. Modern toplumda şükür iki biçimde kayboluyor: İlki, dünyevileşmenin etkisiyle kavramın “manevî” kısmı göz ardı ediliyor; diğeri ise geleneksel kalıplar içinde içi boş bir alışkanlığa indirgeniyor. Bugün birçok insan otomatik olarak “şükürler olsun” dese de bunun bir iç görüye, farkındalığa ya da içten gelen bir duyguya dayandığını varsaymamız zannederim imkânlar dâhilinde değildir. Kalıp var, ama ruhu olup olmadığını tartışmamız gerekiyor.
Psikoloji, unutulan değer olan şükrü yeniden keşfederken bunu üç ana temele oturtuyor: farkındalık, bağ kurma ve anlam üretme. Bu üç katman, şükrün sadece bir duygu değil, aynı zamanda aktif bir psikolojik süreç olduğunu ortaya koyuyor.
İlk adım farkındalık: Şükür, önce durup “neyim var?” diye sormayı gerektirir. Bazen çok küçük bir şeydir. Bu sabah gözünü açtığında içinden geçen “bugün de sağlıklıyım” cümlesi gibi. Oysa çoğu zaman biz, iyi giden şeyleri ancak kötüye döndüklerinde fark ederiz. Farkındalık, bize o anı görme imkânı verir. İkincisi bağ kurma: Şükür duygusu sadece içe dönük bir tefekkür değildir; dışa dönük, ilişki kuran bir hâldir. Bunu bir arkadaşınıza “Varlığın iyi geliyor bana” diyebildiğinizde veya vefalı olduğunuzda yaşarsınız. Minnettarlık, hem karşı tarafı güçlendirir hem de ilişkiye sıcaklık katar. Bu yönüyle şükür, toplumsal bağların onarıcısıdır.
Üçüncü düzeyde ise anlam üretme vardır. Yaşanan zorlukların, travmaların, hayal kırıklıklarının içinde bile dönüştürülebilir bir anlam bulmak mümkündür. Örneğin, ağır bir dönemden çıkarken “bu süreç bana sabrı öğretti” diyebilmek, şükrün en olgun hâlidir. Bu, sadece olanı kabul etmek değil, ona bir anlam yükleyerek yeniden inşa etmektir. Kısacası şükretmek, farkına varmakla başlar, insanla derin bağ kurarak gelişir ve anlamla tamamlanır. Psikolojinin bu kadar önem verdiği şey, aslında bizim kadim kültürümüzde çoktan vardı, sadece biraz tozlanmış olabilir.
Elbette her şey bu kadar pürüzsüz değil. Son yıllarda şükür kavramına dair eleştiriler de artmaya başladı. “Toksik şükür” denilen yeni bir kavram var mesela: Bireyin içinde bulunduğu olumsuz koşulları bastırmak için kendini şükretmeye zorlaması. Travmaların, adaletsizliklerin üstünü “beterin beteri var” diyerek örtmeye çalışması. Bu tarz bir şükür anlayışı, insanın ruhunu rahatlatmaz, aksine yalnızlaştırır. Yaratıcıya nihai noktada her zaman şükür etmek gerekir. Fakat şükür savunma mekanizmasına dönüşüp problemleri görmezden gelmemeye dönüşmemelidir.
Şükür, Batı’da yeniden bilimsel bir değere kavuşurken bizde ise kültürel bir yorgunluk gibi görülüyor. Oysa bu değer, bizim için yeni değil; sadece yeniden hatırlanmayı bekleyen eski bir dost. Şükür, modern dünyada ayakta kalabilmenin, psikolojik sağlamlık geliştirmenin ve anlam bulmanın yollarından biridir. Günümüz dünyasında şükretmek, pasif bir kadercilik değil; bilinçli bir varoluş biçimidir. Hakkıyla şükreden biri, olanla yetinmekle kalmaz; aynı zamanda olmayanı da dönüştürmek için gereken gücü kendinde bulur. Belki de bu yüzden modern psikoloji, şükrü bir “terapi” olarak sunuyor. Çünkü iyileşme, bazen sadece “teşekkür ederim” diyebilecek bir yer bulmakla başlar.
Sezai Korkmaz için bir cevap yazın Cevabı iptal et