Geçenlerde sosyal medyada gezinirken dikkatimi çeken bir video izledim. Bir grup genç, boykot çağrıları yapılan ürünleri kullanmakla suçlanıyordu ve bu yüzden sert eleştiriler alıyorlardı. Ancak kısa süre sonra, aynı boykotu başlatan ve destekleyen kişilerin, eleştirdikleri benzer ürünleri kullandıklarını tespit etmişler. Bu boykotperver insanlara “siz gençleri eleştiriyorsunuz ama siz de kullanıyorsunuz” diye sorduklarında kendi davranışlarını savunuyor ve gerekçeler sunuyorlardı. En ilginç olan ise bu kişilerde en ufak bir utanma veya pişmanlık belirtisi yoktu. Aksine, çelişkili davranışlarını savunuyor ve her şey yolundaymış gibi yaşamlarına devam ediyorlardı. O an, bu durumu fark ettiğimde içinde bir rahatsızlık hissettim ve farkında olmadan kendime şu soruyu sordum: “Ne zaman utanmayı unuttuk biz?”
Çocukluğumda, okul kantininde sıra beklerken bir sınıf arkadaşım yanlışlıkla başka birinin sırasını almıştı. Öğretmenimiz durumu fark ettiğinde olaya müdahale etti. Sırayı alan arkadaşım kızardı, bozardı ve utancından ne yapacağını bilemedi, isteyerek yapmadım öğretmenim diyebildi. O da arkadaşımıza dedi ki: “Eğer başkasının hakkını aldığını anladığında utanıyorsan, bu senin iyi bir insan olma yolunda olduğunu ve henüz içinde iyiliğe açılan bir kapı var olduğunu gösterir” demişti. O gün, öğretmenimin söylediği cümle hafızamda yer etmişti. Çünkü utanmak, hata yaptığımı fark ettiğim ve düzeltmem gerektiğini anladığım bir andı.
Başkasının hakkına girmek, utanılması gereken bir durumdur çünkü bu, sadece bireysel değil, toplumsal bir sorumluluk ihlalidir. Her birey, başkalarının haklarına saygı gösterdiğinde toplumda güven ve adaletin temel taşlarını oluşturur. Başkasının hakkını gasp etmek, sadece kişinin kendisine değil, çevresine de zarar verir. Bu yüzden başkasının hakkını almak, toplumsal değerlere karşı saygısızlık olarak kabul edilir ve bu durum utanmayı gerektirir.
Bugün sosyal medyaya baktığımda, utanmanın adeta bir zayıflık olarak görüldüğünü fark ediyorum. TikTok gibi platformlarda, her yaştan insanın tuhaf, garip ve sınırları zorlayan davranışları normalleştirmesi, hatta bunları bir tür cesaret ve özgüven olarak sunması, utanma eşiğimizin ne kadar yükseldiğini gösteriyor. Belki de toplum olarak geldiğimiz nokta bu; utanmayı unuttuk, unutmakla kalmadık, unuttuğumuz için utanmazlığımızı kutlar hale geldik. Çünkü bu insanlar milyonların izlediği programlara “onur konuğu” olarak davet ediliyor.
Oysa utanma, toplumların sağlıklı biçimde ayakta kalmasını sağlayan ahlaki bir sınırdır. Utanmak, kişinin yaptığı yanlışın farkında olduğunun ve bunu düzeltmeye açık olduğunun göstergesidir. Bugün yaşadığımız ahlaki yozlaşmanın temelinde ise bu duygunun kaybolması yatıyor. Çünkü artık yanlış yapmanın, çelişkili davranmanın ve sorumluluk almamanın herhangi bir bedeli yokmuş gibi görünüyor. O zaman şunu sormak gerekir: Biz utanmayı ne zaman terk ettik? Ne zaman bu kadar rahat ve umursamaz hale geldik?
Belki de ilk adım olarak hepimiz dönüp kendimize şunu sorabiliriz: “Ben en son ne zaman gerçekten utandım?” Bu sorunun cevabını verebilmek, insani değerleri ve ahlaki normları yeniden kazanmak için kritik bir başlangıç olabilir. Toplum olarak utanmayı tekrar öğrenirsek, kaybolan vicdanımızı ve sosyal bağlarımızı da yeniden kazanabiliriz.
Her şeye rağmen, umut hâlâ var. Çünkü utanabilmek, eksiklikleri kabul etmek ve onları değiştirmeye istekli olmaktır. Eğer bu yazıyı okurken hafızanızda küçük bir kıpırtı hissediyorsanız, bu hâlâ utanma duygusuna sahip olduğunuzun göstergesidir. Bu duyguyu yaşatmak, geliştirmek ve toplumda tekrar değerli kılmak elimizde. Utanmak belki de kaybettiğimiz değil, aksine yeniden keşfetmemiz gereken bir duygudur ve bu keşif yolculuğuna çıkmak için hâlâ geç değil.
Ali Demir için bir cevap yazın Cevabı iptal et