Unutamadıklarımız – 6 Şubat Depremleri Anısına

Bir gece, ansızın… Uykunun en derin yerinde, içimize korkunun bıçak gibi saplandığı o an… Önce bir uğultu yükseldi, sonra sarsıntı. Öyle bir sarsıntı ki, duvarlar, eşyalar, hatta ruhumuz bile yerinden oynadı. Yataklarımızdan direkt yerlere sıçradık. Sanki yerin altındaki bir canavar uyanmış, öfkeyle bizi silkelercesine sallıyordu. Ne yapacağımızı bilemeden çocuklarımıza koştuk, birbirimize sarıldık. Çocuklar korkuyor, ürperiyor, büyükler çığlık çığlığa bağrıyor. Titreyen ellerimizle onları kavradık, sığındığımız köşede dualara tutunduk. Ama nasıl bir tutanma sadece yaşayanlar biliyor.

Dışarı attık kendimizi, nefes nefese… Ayaklarımızın altındaki asfalt çatlamış, sokaklar, caddeler ve siteler birer enkaz yığınına dönüşmüştü. Kar yağıyordu; sessiz, beyaz ama merhametsiz. Maraş ne daha önce ne daha sonra hiç öyle soğuk olmamıştı. Kimimiz yalın ayak kimisi terlikli karlar üstünde yürüyorduk. Soğuk içimize işlerken, bedenimiz değil, ruhumuz titriyordu. Çünkü artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.

Evlerimiz, sokaklarımız, anılarımız… Hepsi birer birer yıkılmıştı. Tanıdığımız her yüz, her sokak, her bina paramparça olmuştu. Araçlarımız sığınak olmuştu, ama bu seferde akaryakıt sıkıntısı vardı. Apartmanlar devrilmiş, içinde kimlerin kaldığını bilmeden çaresizce bakıyorduk. Kimse bir şey söyleyemiyordu, kimse bir şey yapamıyordu. Çığlık atan çocuklar, enkazdan yükselen yardım sesleri kulaklarımızı değil, kalbimizi deliyordu. İnsan insana nasıl bu kadar çaresiz bakabilirdi?

Herkes kendi tanıdıklarını bulma telaşı içindeydi. Telefon yok, ulaşım yok. Bir dostumuzun annesi çöken binanın ikinci katında sıkışmıştı. İki beton sığını içinde vefat etmişti. Vücudu yarıya kadar dışarıdaydı, donmuş gözleri gökyüzüne dikiliydi. Günlerce aşağıda bekleyen yakınları, onun bedenine torba geçirmişlerdi, yaşayanlar daha fazla etkilenmesin diye. Ama rüzgâr torbayı alıp götürüyordu, her seferinde sarkan vücudu meydana çıkıyordu. O anı unutamadık.

Başka bir yerde enkazdan bir telefon sesi geliyordu. Küçücük bir çocuğun sesiydi. Çocuk yanı başına denk düşen telefonla konuşuyordu: “Ben kedi sesi çıkaracağım, köpekleri gönderin, beni bulsunlar” diyordu. Karanlığın içinde umut arıyordu. Ama umut, bazen bir enkazın altında donarak ölmek demekti. Onu da unutamadık.

Geceler… O uzun, sessiz, sonsuz geceler… Aç, susuz, umutsuz geçen saatler. Yardım gelene kadar sokaklarda ölümle yan yana bekledik. Bir yanda üşüyen çocuklarımız, diğer yanda yıkıntılar altında kalan sevdiklerimiz vardı. O çaresizliği, o korkuyu anlatmak ne mümkün!

Eşimin kuzeni neredeyse iki gün direndi enkazın altında; onun fısıltıları hâlâ kulaklarımızda.
“Beni kurtarın, ne olur…” Sabaha karşı eksi 17 derece, sonra bir sessizlik… Ölümün soğuk fısıltısı… O sessizliği unutamadık. Her şeyin üzerimize yıkıldığı o anları, soğuğun içimize işlediği o karanlığı unutamadık.

Gecesi ayrı gündüzü ayrı bir dehşetti. Geceler boyunca Antep yolunda ilerleyen araçların farları gözlerimizi kamaştırıyordu. Ama bu ışıklar aydınlatmıyordu; aksine, içimize çöken karanlığı daha da derinleştiriyordu. Yol, sadece bir mezarlığa gidiyormuş gibi ağır, sessiz ve korkunçtu. Ki zaten artık sadece mezarlığa gider olmuştu. İnsana hizmet eden yollar artık sadece ölüme hizmet ediyordu. İnsan ve onun iaşesini taşıyan bu yollar şimdi cesetleri taşıyordu. Kamyonlar, iş makineleri, büyük araçlar… Hepsinin kasasında battaniyelere sarılı bedenler vardı. Bir zamanlar bu şehirde yaşamış, gülmüş, sevinmiş insanlar, şimdi bir kefene bile sarılamadan toprağa verilmişti.

Hastane bahçeleri… Bir zamanlar şifa umuduyla doluyken, şimdi ceset tarlalarına dönüşmüştü. Beyaz örtülere sarılı bedenler yan yana dizilmişti; bekleyen aileler ise ağıtlarını sessizliğin derinliğinde yakıyordu.

Enkazdan çıkarılan bedenler hastane bahçelerinde üst üste yığılmıştı. Kimse, kimin kim olduğunu anlayacak hâlde değildi. Aileler, sevdiklerini battaniyelerden, enkaz tozuna bulanmış saçlarından tanımaya çalışıyordu.

“Bu benim babam,” diyen bir çocuğun sesi…

“Bunu kim alacak?” diyen çaresiz bir bakış…

“Bu benim kızım olabilir mi?” diyen annelerin inleyişi.

İçimizde, kaldırılması imkânsız bir ağırlık büyüyordu, ama onu taşıyacak hiçbir güç kalmamıştı. Bir gece içinde, ölüm her yere sinmiş, şehir tüm ışıklarını yitirmişti.

Mezarlıklar… İnsan hayatının son durağı olan bu yerler, o geceye yetişememişti. Beş tır dolusu mezar tahtası birkaç saat içinde tükenmiş, cenazeleri toprağa vermek için ne bir tahta ne de bir düzen kalmıştı. İş makinaları mezar kazmayı yetiştiremiyordu. İnsanlar mezarları kendi imkanlarıyla kazmaya çalışıyor, bulabildikleri battaniyeleri kefen niyetine kullanıyordu. Yıkayamadan, helalleşemeden… Ölüme bile vakit kalmamıştı. Her kazılan mezarla birlikte karanlık biraz daha derinleşiyordu. Projektörler bu karanlığa yetişemiyor, ışık sanki bir mezar çukurunun içinde kayboluyordu.

Şehrin mezarlığı, belki birkaç yılda dolacak kadar insanı, bir gecede bağrına aldı. Çaresizlik gözlerdeydi, korku adeta kemiklerimize işliyordu. Üşüyen ellerimizle toprağı kazarken, soğuk yalnızca havadan değil, yüreğimizin derinliklerinden de yükseliyordu. O an, insan olduğumuzu unutmuştuk. Acıyı, korkuyu, kaybı aynı anda yaşamaya çalışırken zaman durmuştu.

Mezarlıkta bir çukurun başında bekleyen insanları hatırlıyorum. Kimisi dua ediyor, kimisi sessizce izliyordu. Ama o sessizlik… Çığlık atmaktan daha ağırdı. İnsan, ölümle böylesine toplu halde nasıl başa çıkabilirdi? Başka çare yoktu. Kürek sesleri geceye karışırken, mezar tahtaları yerlerine konulamadan toprak her şeyi içine alıyordu

O gece anladık ki, depremin yıktığı sadece binalar değil, umutlarımızdı. Enkazın altında kalan sadece bedenler değil, hayallerdi. Kaybettiğimiz sadece sevdiklerimiz değil, bir şehrin ruhuydu. Bugün hâlâ o gecenin izleri içimizde. Her artçıda korkularımız tazeleniyor, her yağmur ve kar damlasında üşüyoruz. Deprem sadece binaları değil, içimizdeki güveni de yıktı.

O geceden sonra hiç kimse bir daha aynı olmadı. O gece, şehir mezarlığa dönüştü. Ve biz unutmadık. Gözlerimizin önünden gitmeyen sahneler, rüzgârla uçup giden kefenler, daha iki yaşındaki evladının poşetle babaya teslim edilmesi, ellerimizle toprağa bıraktığımız sevdiklerimiz… Unutamadık. Unutamayacağız. Çünkü bu acı, içimizde her artçı sarsıntıda yeniden uyanıyor.

Şimdi geriye sadece bir şey kaldı: Anlatmak. Çünkü anlatmazsak, unutacağız. Ve unutmak, en büyük felaket olacak.


Yorumlar

“Unutamadıklarımız – 6 Şubat Depremleri Anısına” için 3 cevap

  1.  Avatar
    Anonim

    Sezaiciğim gözlerim dolu dolu okudum. O anlara gittim Allah birdaha kimseye yaşatmasın.

    Beğen

  2. Veli Melengiç Avatar
    Veli Melengiç

    elinize sağlık hocam, o anlara tekrar gittim

    Beğen

  3.  Avatar
    Anonim

    Enkazın altında kalan tek şey bedenler değildi şüphesiz yaşanmışlıklar, yaşanması adına kurulmuş hayaller… Ben herkes adına ‘özür dilerim’ ne enkazın altında kalanlara yetişebildim nede kayıplarından sonra yarım kalmış onca insana…

    Beğen

Veli Melengiç için bir cevap yazın Cevabı iptal et