Deprem; nesnel bir gerçekliktir. Hak nezdinde de halk nezdinde de bir hakikattir. Deprem, hem bir uyarıcı hem de bir nasihattir. İlahî kader bağlamında bakıldığında ise insanlara bir uyarı olarak yorumlanabilir. Diğer taraftan insanların ilme ve hakikate göre hareket etmediğinde nelerle karşılaşacağını gösteren bir olgudur. İnsanın kendi kendine ihanet etmemesi gereken bir durum olduğunu gösterir. Yaptığınız işleri iyi ve adaletli yapmalısınız nasihatini hatırlatır bize. Bu açıdan binalar inşa edilirken zemine ve yapıya dikkat edilmesi gerektiğini tekrar hatırlatır.
Bu dünyada insanın başına gelen felaket veya olaylar önemli olduğu gibi insanın o felaket ve olaylar karşısında nasıl tepki verdiği de önemlidir. Aslında tarih boyunca birçok mesele ve büyük olay yaşanmıştır. Önemli olansa her zaman meydana gelen olaylara karşılık nasıl tavır alındığı olmuştur. Depremler makro düzeyde toplumu etkilediği gibi mikro düzeyde de insanın duygusunu, düşüncesini ve davranışını etkiler. Hatta geçmiş anılarını ve gelecek zamanlarını… Bu bağlamda depreme karşı insanın gerek bireysel gerekse toplumsal anlamda doğru tavırlar sergilemesi elzemdir.
Depremin insan zihnine etkisi yaşanılan yer ve dünyayı nasıl algıladığına göre değişir. Deprem, Japonya’da yaşayan bir insanın duygu ve düşüncesinde farklı bir şekilde yer edinirken ülkemizde yaşayan bir insanın duygu ve düşüncesinde bambaşka bir bağlam edinir. Bunun sebebi depremi algılayış biçimiyle ilişkilidir. Depreme karşı kültürel ve toplumsal durum alışlar, netice itibariyle duygu ve düşünceyi de etkiler diyebiliriz.
Deprem, fertlerin duygu ve düşünce dünyasında içi doldurulamaz yarıklar açar. Çoğu insanın anılarını bulanıklaştırır, geçmişini sorgulamasına neden olur. Birçok insanın geleceğe dair heveslerini kırar. Ya da şu anda gerçekleşmesi en basit işleri yapılmaz hâle getirir. Mutat bir yürüyüşü eziyet hissettirir. Her zaman gezip gördüğünüz yerlerin nerede olduğunu bile seçilemez hâle getirir. Dolayısıyla deprem sadece madden binaları yıkıp tahribat etmez aynı zamanda insan zihninin silikleşmesine de neden olur.
Deprem bir felakettir. Felaketi yaşayan insan şaşkınlık, güvensizlik, çaresizlik, acizlik ve öfke gibi birçok duyguyu birlikte yaşar. Özellikle acizlik, çaresizlik ve güvensizlik hissi ağır basan duygulardır. Enkaz altında kalanların kurtarılması konusunda insanlar büyük iş makinaları olmaksızın hiçbir şey yapamaz. Birilerini kurtarmaya çalışsa bile bunun mümkün olmadığını görür. Gücü ve kuvveti küçük bir beton molozunu bile kaldırmaya yetmez. Acziyet içinde biçare olduğunu anlar. İnsanlar en sıcak buldukları yuvalarından gece karanlığında ve soğuğun bıçak gibi kestiği bir güne uyanır. Günlerce ne yapacaklarını bilememeleri güven duygularını zedeler. Hayata dair belirsizlik hissi her şeyin önüne geçer.
İnsanın öncelikli duygularından biri güvendir. İnsan kendini güvende hissetmek ister. Erik Erikson’un gelişim kuramına göre doğuştan itibaren ilk tanışılan ve istenilen duygu güvendir. Anne-babanın çocuğuna hâl diliyle öğrettiği ilk duygudur çünkü. İnsanoğlu evvelemirde güvene muhtaçtır. Erikson güven duygusunu binanın temeline benzetir, nasıl ki bir bina temel üzerine yükselirse insan da hayatını güven duygusu üzerine inşa ederek büyür ve gelişir. Güven duygusunu sağlayamadığında başka bir işe yönelmesi zorlaşır. Deprem gibi büyük felaketler karşısında da güven duygusunu kaybetmemek ister. Belirsizlik oluşturan deprem felaketi, güven duygusunu ihtizaz eder ve insan sığınacak bir yer arar.
İnsan muhtaç bir varlıktır. Her döneminde bir şeylere ihtiyaç duyar. Bebeklikte ayrı, yetişkinlikte ayrı, yaşlılıkta ayrı bir ihtiyacı vardır. Buna dayanarak Abraham Maslow yaşamın ihtiyaçlar hiyerarşisine göre devam ettiğini ifade eder. İnsan ilk olarak fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak ister. Bunlar ise su, yeme ve içme gibi durumları kapsar. Bir üst basamaktaki ihtiyacı da güvenlik ihtiyacıdır. Yani kişi güvende olmak için ahlak, toplumsal düzen, sağlık, aile ve barınma ihtiyacı duyar. Sevip sayması, aidiyet hissetmesi, toplumda yer edinmesi ve kendini gerçekleştirmesi gibi durumlar güven üzerine kuruludur. Deprem en temel ihtiyaç olan fiziksel ihtiyacın karşılanmasını zorlaştırırken güvenliğin temellerinden olan barınma ihtiyacını da ortadan kaldırır. Bu durumda insan kendisini savunmasız ve güvensiz hisseder. Deprem insanın en temel duygusu olan güveni çekip alır. Bu nedenle insan kendini aciz, yalnız ve garip hisseder.
İnsan doğası gereği, her şeyin rutin olmasına ve istikrarlı kalmasına alışkındır. Her ne kadar gündelik yaşamında rutinin dışına çıkmak için çaba gösterse de rutinin dışına çıkamaz ve çoğu zaman da çıkmak istemez belki de. Bu durum insanın her şeyi kontrol altında tutmak istemesinden kaynaklanır. Deprem insanın kontrol altında tuttuğunu zannettiği her şeyi sarsar. Tüm hayat belirtilerinin kontrolden çıkması insanın ruhunda sonu gelmez kaoslar estirir.
İnsanın duygu ve düşünce dünyasında en etkili olaylardan biri de ölümdür. Kişi bir yakınının ölmesinden korktuğu gibi kendi ölümünü düşünmekten de ziyadesiyle endişe duyar. Psikoterapist Irvin D. Yalom ölüm kaygısının çoğu şeyin önünde olduğunu söyler. Ona göre insan her yerde ve her yaşta ölüm düşüncesini taşır. Hayat enerjisinin bir bölümünü ölüm kaygısını kontrol etmeye harcar. Deprem, ferdin hayatında ölümü derinden hissettirir. Belki de tüm kaygılarını birkaç saniye içinde yoğunlaştırılmış bir şekilde tecrübe ettirir. Bu durum bireyin iştahtan kesilip âdeta duygularının donmasına neden olur.
Depremi yaşayan insanların kimisi enkaz altında kalır, kimisi de depremi yaşayıp sağ salim kurtulur. Kimisi ise bu dünyadan ahiret yurduna göçer. Bütün bunların yanı sıra sosyal bir canlı olarak yakınlarından da endişe eder. Enkazda kalmasa da kendisini enkazda kalmış gibi ölmemiş olsa bile ölmüş gibi hisseder. Kendini kurtarsa bile yakınlarından birinin kurtulmama ihtimali insanı allak bullak eder. Ailesi veya yakınlarından birinin herhangi bir şekilde etkilenmesi deprem kaygısını daha da artırır.
Deprem yeryüzünü sarstığı gibi madden insanın bedenini ve manen insanın ruhunu da sarsar. Birinci halkada kişi kendisinin ve aile bireylerinin sağlıklı olması için çaba sarf eder. Ardından yakın akrabalardan endişe eder. Onlardan birinin başına herhangi bir şey gelmemesini umar. Yine arkadaş ve dost çevresinin yaşıyor olduğu muştusunu almak ister. Dahası mal ve mülküne zarar gelmemesini arzu eder. Malına, canına, ailesine ve yakınlarına zarar gelen insanlar depremden daha fazla etkilenirler hâliyle. Örneğin evi yıkılan bir insan kendini çaresiz ve dışarıda kalmış hisseder. Bundan sonra hayata nasıl tutunacağını düşünür ve buna yönelik birçok şüphe ve sorgulama içine düşer.
Depremde insanlar birçok duyguyu bir arada yaşar; acı, üzüntü, sevinç, mutluluk ve suçluluk… Kendi depremden sağ salim kurtulduğu için sevinirken zor durumda kalan insanlar için üzüntü duyar. Enkazdan kurtulanların bir kısmında suçluluk hissi de bulunur. Bunun nedeni kendi kurtulup da diğerlerinin kurtulamamasıdır. Depremden kurtulanlarda özellikle aile bireylerinden birini kaybetmiş kişilerde suçluluk hissi daha fazla görülür. Bunun nedeni herhangi bir şey yapamayıp aile bireylerini kurtaramamış olmasıdır. Aslında acizlik ve çaresizlik…
Deprem insanın bir taraftan olumsuz duygulara kapılmasına neden olurken diğer taraftansa olumlu duygular yaşamasına da yardımcı olabilir. Ailesi ve kendisi sağlıklı bir şekilde kurtulan birisi Allah’a karşı derin bir şükür duygusu hisseder. Enkazdan kurtulan bir kişi, kurtulmanın sevincini daha önce hiç yaşamamış gibi iliklerine kadar yaşar. Yine bu teşevvüşten kurtulduğu için büyük bir mutluluk hisseder. Aslında bu durum tam bir duygular fırtınasıdır, insanı bir yerden başka bir yere atan.
Felaketle imtihan olan insan, psikolojik olarak felaketle başa çıkmaya çalışır. Başa çıkma olumlu olabildiği gibi olumsuz da olabilir. Örneğin bazı kişiler başına bir olay geldiğinde bunun salt bir sorun olmadığını, aslında geçici olduğunu bilir ve çözüm odaklı davranır. Olumlu düşünme neticesinde acı veren olayın sancısı biraz olsun hafifler. Psikolojik olarak olumlu anlamda başa çıkmayı kullanır ve felaketin boyutunu daha geniş çerçeveden değerlendirir. Diğer taraftan bazı insanlar ise olumsuz olaylar karşısında bu durum benim başıma neden geldi, dünyada bir tek ben mi kalmıştım da bu durum bana rastladı, ben iyi bir insan olmaya çalıştıkça kötü olaylar peşimi hiç bırakmıyor diye düşünerek olumsuz başa çıkmaya yönelir. Deprem gibi büyük felaketlerde de insanlar öyle ya da böyle bu savunma mekanizmasını kullanır. Kimisi olumlu değerlendirmeye yönelirken kimisi de olumsuz değerlendirmeye yönelir.
Başa çıkmanın bir diğer yönü ise dinî başa çıkmadır. Başa çıkmada olduğu gibi dinî başa çıkmada da olumlu ve olumsuz yaklaşım söz konusudur. Bir problemle karşılaştığında olumlu dinî başa çıkmaya teveccüh eden insan, Allah’ın kendisinin yanında olduğunu hisseder, ona dayanır ve inanır. Hatta Allah’a daha yakın olma isteği doğar içinden. Yine yaşadığı olayın bir imtihan olduğunu hissederek tevekkül eder. Bağışlanma diler, Allah’tan himaye talep ederek dua ve niyazda bulunur. Olumsuz dinî başa çıkmaya yönelen kimse ise olaya problem odaklı yaklaşır. Sorunların içinde boğuluyormuş gibi hisseder. Daha çok şekvada bulunur ve sürekli şüphe içinde her şeyi sorgular. Deprem felaketinde de insanlar ya olumsuz dinî başa çıkmaya ya da olumlu dinî başa çıkmaya başvurur. Aslında geçmişteki dinî algımız depremde de aynı şekilde devam eder. Bu açıdan dinî olumlu değerlendirmek insanı felaket anında ve sonrasında da korur diyebiliriz.
İnsanlar gerek günlük yaşamında gerekse de zor zamanlarda çevresinde dönen olayları anlamlandırma ihtiyacı duyar. Hayata tutunmak için bu bir gerekliliktir. Eğer fertler çevresinde dönen olayları anlamlandıramamaya başlarsa varoluşsal boşluğa düşer. İçsel yaşamındaki anlamsızlık duygusu hayattan vazgeçmesine bile neden olabilir. Bazı ruhsal problemlerin temelinde anlamsızlık ve varoluşsal boşluk yatar. Özellikle zor zamanlarda anlamlandırma ihtiyacı daha da artar. Din, olayların anlamlandırılmasında en iyi yol göstericilerden biridir. Bu anlamda Carl G. Jung’un dediği gibi din en iyi terapi ve tedavi yöntemidir belki de. İnsanlar sıkıntıya düştüğünde dine yönelerek, dua ve sabırla hareket ederlerse süreci daha sağlıklı atlatabilirler. Çünkü bu davranış şekli olumsuz olayların anlamlandırılması sağlar. Victor E. Frankl, zor zamanlarda dine sarılan ve dua edenlerin süreçlerle daha iyi başa çıktığını ifade eder. Ve zor zamanlarında dudakları kıpırdayanlar, hayata daha sıkı sarılabilir der. Yani dua eden ve Allah’a yönelen insanlar yaşama daha sıkı tutunabilir demeyi kasteder. Deprem gibi felaketlerde de boşluğa ve anlamsızlığa düşmemek için insanoğlunun dine yönelmesi kendi faydasına olan bir durumdur diyebiliriz.
Not: Bu makale Kahramanmaraş Depremleri dolayısıyla Yitiksöz Dergisi Şubat sayısında yayınlanmıştır.
Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et