Mehmet üniversiteyi 3 yıl önce kazanmıştı. Hem çok zaman geçmiş gibi hem de daha dün gibiydi her şey. Babasının zoruyla tıp fakültesini yazmıştı. Ortalama bir öğrenci profili sergiliyordu. Kendine verilen görevi yerine getiriyordu sadece. Netflix de olmasa dersler dâhil ilgisini çeken hiçbir şey yoktu. Türkiye’nin iyi bir üniversitesinde eğitimini devam ettirmesine rağmen baştan sona okuyup bitirdiği bir roman yoktu, sanki eksikliğini de hissetmiyordu, hatta çoğu zaman böyle şeylerin gereksiz olduğunu ifade ediyordu. Şöyle geriye dönüp baktığında olmak istediğinden çok uzaktaydı artık. Kendini değersiz ve yalnız hissediyor, kimsenin anlamadığını ve anlamayacağını düşünüyordu. Derdini dökecek bir arkadaşının olmamasına çoğu zaman içerliyordu. Fakat dostluk kurmak için herhangi bir çaba ve fedakârlık da göstermiyordu. Lise yıllarında özellikle üniversiteye yoğun çalıştığı dönemde dua eder, namaz kılar bazı zamanlarda da camiye giderdi. Şimdi ise hiç maneviyata yönelmiyordu. Zaman zaman “dua ettim de noldu sanki” diye içinden geçiriyordu. Nerelisin diye sorulduğunda eskiden çok sevdiği memleketinin adını dahi söylemeye çekiniyordu. Zira oraya aidiyet hissetmiyordu. Ne yapacağını bilmezlik boşluğunda boğuluyor gibiydi.
Bu hikâyede bahsedilen Mehmet tam anlamıyla yabancılaşma yaşamaktadır. Yabancılaşmanın başlama sebebi babası veya kendisi olabilir. Yabancılaşmasının başlangıç sebebini bilemesek de Mehmet’in davranış alışkanlıklarının onu her geçen gün toplumdan ve insanlardan uzaklaştırdığını ifade edebiliriz. Bu şekilde devam ettikçe bu durum daha da katmerlenecektir. Sevmediği bölümü okuması, hiçbir şeye ait hissetmemesi, kendi özünden uzaklaşması, hiçbir şeye ilgi duymaması, çaba göstermemesi, maneviyattan uzaklaşması ve kendi kimliğini reddetmemesi yabancılık duygusunu artırıyor.
Yabancılaşma insanın yaşamdaki olaylara karşı etkin bir şekilde rol alamaması, hayatında anlam bulamaması, kendini amaçsız hissetmesi ve en önemlisi içinde yaşadığı toplumun kurallarına uyum sağlayamamasıdır. Burada etkin olamama, anlam bulamama ve uyum konusu dikkat çekiyor. Yabancılaşma kavramı Türkçemizde yozlaşma ve köklerinden kopma anlamına gelen daha soft bir yapı içerirken İngilizcede “alienation” kavramıyla ifade ediliyor. Alien kavramı, uzaylı ve yaratık anlamına da geliyor. Yani yabancılaşmayı başka bir varlığa ve oluşuma dönüşme olarak belirtebiliriz. Bu açıdan bakıldığında hem psikolojik hem de sosyal yönü olan bir kavramdır.
Yabancılaşmada kişinin kendinden ve çevresinden uzaklaşması söz konusudur. Aslında insanın özünden uzaklaşması da diyebiliriz. En başta kişi kendiyle barışık değildir. İçsel olarak çatışma halindedir. Aynı zamanda çevresindekilerle de cedelleşir. Netice itibariyle özgün olması da mümkün değildir. Birey kendi kökünü, kimliğini ve özünü keşfetmeden otantik olması mümkün değildir. Mehmet örneğine bakıldığında bunların izini bulabiliriz.
İnsanın kendine dair algısı vardır her zaman. Gelecekteki ben algısı ile şu andaki ben algısı da bireyin psikolojik ve sosyal hayatını etkiliyor. Ben gelecekte nasıl olacağım sorusunun cevabı ideal benliğimizi oluştururken, şu anda ben kimim sorusunun cevabı ise gerçek benliğimizi oluşturur. Bu ikisi arasındaki farka benlik saygısı diyoruz. Bir kişi gelecekte olmayacak hayaller kuruyorsa yabancılaşmaya başlıyor. Yani benlik saygısı azalıyor ve bu durumda kişinin psikolojik ve toplumsal olarak kopuşuna neden oluyor. Mehmet’in “olmak istediğinden çok uzakta” olması buna örnek olabilir. Bu durum ruhsal anlamda psikolojik rahatsızlığa sebep olurken sosyal olarak insanlarla anlaşmazlığa düşmeye sebebiyet veriyor.
Hayata kar getiren iş gözüyle bakmak insanı hayattan koparıyor. Aslında erdemlerden vazgeçip maddiyat odaklı bir dünya insanın ruhuna hiç de iyi gelmiyor. Günümüzde para en öncelikli durum haline gelmiştir. İnsani ilişkiler dahi ekonomik bir ürün olarak değerlendiriliyor. İnsanın sevgi, aidiyet, ahlak ve kendini geliştirmesi gibi kavramlar önemsenmediğinde yabancılaşma daha da artıyor. Bu durum Mehmet olayında görüldüğü üzere insanı yalnızlaştırıp biçare hale sokuyor. İnsan ne yapacağını bilemediği gibi ikilemler yumağı içinde bocalayıp duruyor.
Yabancılaşma bir nevi ruhun düşüşü ve alçalması diyebiliriz. İç içe halkalar şeklinde gerçekleşiyor. İnsan, kendine, diğerlerine, canlılara, doğaya, kültüre ve topluma sırasıyla yabancılaşıyor. Adeta günümüzün enstrümanları da buna aracılık ediyor. Örneğin teknolojik aletler insanın her geçen gün yalnızlaşmasına neden oluyor. Ekonomi odaklı yaklaşım, erdem ve ahlakı her geçen gün yozlaştırıyor. Yabancılaşmadan korunmak için, manevi odaklı bir yaşam stili geliştirmek zorundayız. Aksi takdirde dün bugünden iyi olmaya devam edecek ki bu da insanlığın her geçen gün gerilemesi anlamına geliyor.
Anonim için bir cevap yazın Cevabı iptal et