Yoksulluk: Hayatın Görünmeyen Yüzü

Bir gün market kasasında, küçük bir kız elinde rengârenk bir oyuncakla annesine doğru geldi ve “Bunu alabilir miyiz?” diye sordu. Annesi sessizce oyuncak etiketine, ardından alışveriş sepetine baktı. Sepette temel gıdalar dışında hiçbir şey yoktu. Kadın, kısa bir tereddütten sonra oyuncağı alabilmek için sepetten bir temel gıdayı çıkardı. O an sanki derin bir sessizlik oluştu zihnimde; annenin vicdan muhasebesi, çocuğun parıltılı ve umut dolu göz ışığı… Yoksulluk tam olarak budur: Sadece paradan değil, umut ve hayallerden de kısılan bir hayat…

Yoksulluk denince çoğumuzun aklına sadece parasızlık, eskiyen ayakkabılar, küçük evler ve kenar mahalleler gelir. Oysa yoksulluk, sadece maddiyatla sınırlı değildir; duyguların, umutların ve insan ilişkilerinin de kaybolduğu bir dünyadır. Madalyonun bir tarafı yiyecek, içecek, giyeceklerden oluşurken diğer tarafı eğitim, sağlık, sosyal hayattan oluşur.

Ama asıl soru şu: Yapay zekayı konuştuğumuz bir çağda neden hâlâ bu kadar çok insan, en temel ihtiyaçlarından bile feragat etmek zorunda kalıyor? Yoksulluk, tek tek insanların hatası değil; sosyal politikaların, gelir dağılımının ve ekonomik sistemlerin bir sonucudur. Adil olmayan gelir dağılımı, eksik sosyal yardımlar ve fırsat eşitsizliği, yoksulluğu yalnızca sürdürmekle kalmıyor, nesilden nesile aktarıyor.

Bir çocuğun gözlerindeki umut, bir annenin uykusuz gecelerde aklına takılan sıkıntılar, bir babanın sessizliği… Yoksulluk, sadece soğuk kış günlerinde faturalar üzerinden ölçülemez; bazen çocuğuna oyuncak alamamanın utancında, bazen bir kesimin rahatlıkla yaptığı şeylere ulaşamamasında, bazen de çoğu insanın sahip olduğu bir şeyi evladına veya çevresine verememenin burukluğunda kendini gösterir.

Yoksulluk yalnızca sahip olamamak değil, aynı zamanda mecbur kalmaktır: Çoğu zaman insanı istemediği yerlere, kişilere ve koşullara mahkûm eder. Kimi zaman çocuk yaşta çalışmak, kimi zaman tehlikeli ve sağlıksız işlerde ter dökmek, kimi zaman da sırf bir lokma ekmeğe muhtaç kalmamak için toksik ya da güvenilmez insanlara katlanmak zorunda bırakır. Bazen bir kadın, barınacak başka yeri olmadığı için istemediği bir ilişkide kalır; bazen bir çocuk, ailesini ayakta tutmak için kendi hayallerinden ve güvenliğinden vazgeçer. Seçeneklerin daraldığı, özgürlüğün yok olduğu bu mecburiyetler, yoksulluğun en ağır ve en görünmeyen yüküdür. Aslında, en derin yoksunluk, insanın hayatındaki insanları ve yolunu seçememesidir.

Ama işin ilginç yanı şu: TÜİK raporları gösteriyor ki, yoksul aileler bile çocuklarının oyuncak ihtiyacından kolay kolay vazgeçmiyor. Yemekten, giysiden, bazen kendi ihtiyaçlarından kısıyor ama çocuğun oyuncak hakkını elden bırakmıyor. Neden mi? Çünkü oyuncak, sadece bir plastik eşya değil, çocuğun gülüşünde, hayal kurmasında ve ebeveynin vicdanında bir umut ışığı. O küçük mutluluklar, ailede eksik olan her şeyin telafisi gibi hissediliyor.

Yoksulluk sadece çocukların hikâyesi değildir. Büyük şehirlerdeki kent yoksulları, göçmen aileler, yaşlılar, hatta çalışan ama geçinemeyenler… Her birinin yoksulluğu farklı ama hissi ortaktır: Görünmez olmak ve unutulmak.

Araştırmalar gösteriyor ki yoksulluk, insan psikolojisini ve kararlarını kökten değiştiriyor. İnsanın sürekli kıtlık hissi yaşaması, onların zihninde dev bir yer kaplıyor. Yoksul insanlar sürekli olarak “nasıl yetiştireceğim, nasıl ödeyeceğim” diye düşünmekten yoruluyor; bu zihinsel yük, tüm hayatlarını etkilediği gibi iş ve okul başarısını da etkiliyor. Hatta yoksulluk, insanın IQ’sunda geçici olarak 13 puanlık bir düşüşe bile neden olabiliyor! Yani yoksulluk, sadece cebimizi değil, zihnimizi de yoksullaştırıyor.

Bugün dünyada yaklaşık 700 milyon insan günde 2 doların altında gelirle yaşıyor. Türkiye’de ise resmi rakamlara göre çocukların yüzde 22’si yoksulluk riski altında. Bazı ülkelerde ise sosyal politikalar sayesinde bu oran yüzde 5’in altına düşmüş durumda. Yani yoksulluk, alın yazısı değil; doğru politikalarla azaltılabiliyor.

Yoksulluk sadece bugünü değil, yarını da etkiliyor. Çocuklukta yaşanan yoksulluk, yetişkinlikte sağlık sorunlarından, eğitim olanaklarının ve fırsatlarının yetersizliğine, özgüven kaybından toplumsal dışlanmaya kadar birçok probleme yol açıyor. “Öğrenilmiş çaresizlik” kavramı tam da burada devreye giriyor: Yoksulluğa uzun süre maruz kalanlar, çabalarının sonuç getirmeyeceğine inanıyor ve zamanla umutlarını yitiriyor.

Yoksulluk zamanla toplumsal dışlanmaya, utanca ve değersizlik hissine de neden oluyor. Yoksul olmak, bazen izbe bir yerde yaşamaktan çok daha fazlası: Yetişkinlikte dahi bunun etkisi kırılamayabilir. Yoksulluk kimi durumlarda sosyal çekince, kendini değersiz hissetme, yetersizlik hissi, kaygı ve mahcubiyetin hepsine birden göğüs gerebilmek anlamına gelir.

Peki bu döngü kırılabilir mi? Elbette. Daha kapsayıcı sosyal politikalar geliştirip yoksulun yanında duralarak bu münkün, sivil toplum kuruluşları yeni dayanışma ağları kurabilir ve en önemlisi, her birimiz çevremizdeki görünmeyen yoksulluğu fark ederek küçük de olsa bir fark yaratabiliriz. Çünkü yoksulluğu görünmez kılan en büyük şey, toplumsal ilgisizliktir.

Ama burada bir parantez açmak lazım: Yoksulluk sadece rakamlardan, istatistiklerden ibaret değil. Her bir ailenin, her bir çocuğun kendi hikâyesi, umudu, çabası var. Ve çoğu zaman en kıymetli şeyler, alınamayanlar değil, yokluğun içinde üretilen dayanışma, sevgi ve küçük mutluluklar oluyor.

Siz hiç markette sırf bir oyuncak almak için temel bir gıdayı sepetinizden çıkardınız mı? Ya da yolda gördüğünüz eski ayakkabılı bir çocuğun yüzüne dikkatlice baktınız mı? Belki de bugüne kadar görmemeyi tercih ettiklerimize bir kez daha bakmanın zamanı gelmiştir. En önemli konu aslında kendi korunaklı ev, mahalle, muhit ve çevremizden çıkmamızdır. Çünkü her şehirde bambaşka hayatlar yaşanıyor. Tanımaya gönüllü olmak gerekiyor.

Bugün, ülkemizde ve dünyada milyonlarca insan, yoksullukla mücadele ediyor. Ama yoksulluğu sadece maddi imkânsızlık olarak görmek, işin kolayına kaçmak olur. Aslında yoksulluk, toplumun ruhunu, ailelerin iç dünyasını ve çocukların hayallerini de etkileyen görünmeyen bir gölge gibi hayatımızda yer alıyor. O yüzden bir gün yolda eski ayakkabısıyla oynayan bir çocuk gördüğünüzde, ya da markette annesinin “bugün bunu alamayız” dediği bir aileye rastladığınızda, yoksulluğun sadece cebimizde değil, hayatın her alanında iz bıraktığını hatırlayın.

Ve belki de asıl zenginlik, en temel ihtiyaçlardan ödün vermek zorunda kalmadığımız bir toplumda yaşamak. Hayat, kimin daha çok oyuncağa sahip olduğu yarışından ibaret değil; kimin kimseyi geride bırakmadığı bir yolculuk olabilir mi?

Sizce?