Doktora yaptığım yıllarda, sık sık İSAM kütüphanesine gidip çalışırdım. Sessizliğiyle, huzuruyla ve kaynak zenginliğiyle İSAM, çalışmaya davet eden bir mekândı. Bahçesi ayrı güzel, kedileri ayrı maneviyatlıydı benim için. Bir gün orada, Çinli bir arkadaşla tanıştım. O İstanbul Üniversitesi’nde İslam felsefesi alanında doktora yapıyordu; ben ise Marmara Üniversitesi’nde Din Psikolojisi alanında. Tanışmamız tesadüfîydi ama zaman zaman denk geldiğimizde güzel sohbetlerimiz olmuştu.
Kütüphanede buluştuğumuzda yarı İngilizce, yarı Türkçe konuşurduk. Hem dil öğrenmeye hem de birbirimizin dünyasını anlamaya çalışıyorduk. Genellikle Çin ile Türkiye arasındaki farkları konuşurduk; daha doğrusu ben soruyordum, o da sabırla anlatırdı. Özellikle eğitim sistemi üzerinde uzun uzun dururduk. Hatta bir ara Çin Seddinin yapılma sebebine bile değindik. O olay da bizim bildiğimizden biraz farklıymış. Neyse Ülkemizde onun dikkatini en çok çeken şey, Türkiye’deki akademik dünyada “işbirliği kültürünün” neredeyse hiç olmamasıydı.
Çin’de eğitim hayatı boyunca –okulöncesinden yüksek lisansa kadar– sürekli birlikte üretmenin, grup çalışmasının önemsendiğini söylüyordu. Hocaları, tek başına yapılan çalışmalardan çok, birlikte yürütülen çalışmalara değer verdiğini söylüyordu. Mesele tek bir akademisyenin bireysel tutumu değildi. Bu kolektif bir tavra dönüşmüştü eğitimde. Yüksek lisans döneminde kurduğu arkadaşlıkların, sadece dersliklerde kalmayıp hâlâ devam ettiğini hayranlıkla anlatıyordu. Türkiye’de ise üniversite hocalarının ve öğrencilerinin genellikle bireysel çalışmayı tercih ettiğini, hatta tek akademik çalışmaların teşvik edildiğini şaşkınlıkla karşıladığından bahsetmişti.
Onun bu gözlemleri beni yıllardır düşündürdü. Gerçekten de bizde lisans, yüksek lisans ya da doktora düzeyinde öğrenciler arasında sistematik bir işbirliği kültürü geliştirmek oldukça zor. Proje temelli öğrenmeye, birlikte düşünmeye, birlikte üretmeye alışkın değiliz. Hatta zaman zaman birlikte çalışmak, bireysel başarıya engel gibi algılanabiliyor.
Çinli arkadaşımın bir diğer dikkat çekici özelliği ise çok dilli olmasıydı. Ana dili Çinceydi; İngilizceyi erken yaşlardan itibaren okulda öğrenmiş, Türkçeyi ise Türkiye’ye gelmeden önce öğrenmeye başlamış ve burada da ciddi şekilde ilerletmişti. Dil öğreniminin, onların eğitim sisteminde okulöncesinden itibaren sistematik bir şekilde işlendiğini söylüyordu. Bu da bana bizim dil eğitimimizi tekrar sorgulama gereği hissettirdi. Bizde neden hâlâ lisansüstü mezunu birçok öğrenci/hoca temel düzeyde bile yabancı dil konuşamıyor?
Bu bireysel hikâye üzerinden aslında daha genel bir tabloyu konuşmak mümkün. Eğitim sistemimizde işbirliği, dil becerileri ve dünya perspektifi gibi temel başlıklarda ciddi eksiklerimiz var. Çin’den kalkıp Türkiye’ye gelen bir öğrencinin gözünden kendi eğitim sistemimizi görmek, bize dışarıdan bir ayna tutuyor aslında.
Sezai Karakoç, 1970-80’lerde bile Çin’in birçok alanda yükselişine işaret etmişti. Bugün geldiğimiz noktada Çin, sadece ekonomik değil; kültürel, bilimsel ve teknolojik anlamda da küresel bir güç olarak sahnede. Bu gücün arkasında eğitim sistemine verdiği önem, erken yaşta kazandırılan beceriler ve birlikte üretmeye dayalı kültür yatıyor.
Belki de bizim en çok ihtiyacımız olan şey, öğrencilerimize birlikte düşünmeyi, birlikte üretmeyi ve birlikte gelişmeyi öğretebilmek. Çünkü bilgi, ancak paylaşıldıkça çoğalır. Ve bir milletin gerçek gücü, bireysel dehalardan çok, kolektif aklı çalıştırabilmesindedir.
Yorum bırakın