Geçmiş yıllarda lisansüstü öğrencilerimden biri terapiye başlamış, ancak üçüncü seansın ardından terapiyi bırakmaya karar vermişti. Gerekçesini şöyle açıklamıştı:
“Hocam, artık herkes bir travma hikâyesiyle kendini özel hissetmek istiyor. Sürekli kendi içimizdeki çocuğu avutmak zorundaymışız gibi dikte ediliyor. Ama kimse ‘Ben kimim?’ sorusuna cevap vermiyor. Terapide de sürekli aynı cümleler: ‘Önce kendini sev, kendinden önemli kimse yok, negatif insanları hayatından çıkart.’ Ama bu ne benim yaşadığım gerçekliğe ne de bizim kültürümüze uygun. Gerçek hayat o kadar steril değil. Ben kendimle yüzleşmek istemiştim; ama bunun yerine sürekli kendimi avutmam, sarmam, pohpohlamam bekleniyor gibiydi.”
Bu konuşmadan sonra şunu düşündüm: Psikoloji bazen insanı derinleştirmek yerine yüzeyde bırakabiliyor. Oysa asıl mesele, kendimizi duygusal balonlara sarıp sarmalamak değil, kendi iç dünyamızla göz göze gelebilmek değil mi?
Günümüzde psikoloji, bir yandan bilimsel bir disiplin olarak insan davranışlarını anlamaya çalışırken, diğer yandan popüler kültürün elinde adeta bir “prenses terapisine” dönüşmüş durumda. Sosyal medya akışlarımızda sürekli karşımıza çıkan “önce kendini sev”, “enerjini koru”, “negatif insanlardan uzak dur” gibi parıltılı ve gerçeklikten uzak cümleler, psikolojiyi yalnızca iyi hissetmenin aracıymış gibi sunuyor. Oysa psikoloji, yalnızca “kendini sarıp sarmalama sanatı” değil; aynı zamanda insanın acıyla yüzleşme, sorumluluk alma ve anlam arayışı içinde verdiği mücadeleyi anlamlandıran bir yoldur.
Peki, psikoloji bizi bilgeleştirebilir mi? Pop psikolojinin parıltılı tuzaklarına kapılırsak psikoloji çoğu zaman hızlı çözümler vadeder. Oysa insan ruhu bir “çözüm” değil, bir anlam arar. Yalnızca nasıl mutlu olacağını değil, acı ve sıkıntı anında asıl yaşayacağını da merak eder. Bilgelik, mutluluğun değil, anlamın peşindedir. Zaten mutluluk denen şey kovalanarak kazanılacak bir sermaye de değildir.
Bilgelik için “her şeyi bilmek” gerekmez; ne bilmediğini fark etmek, “hakikatin tek sahibiyim” kibrinden uzak durmak gerekir. Psikoloji, doğru kullanıldığında bu farkındalığı kazandırabilir. Kadim düşünce geleneklerinde bilgelik, tüm erdemlerin başıdır. Modern psikolojide de benzer bir eğilim gözlenir. Pozitif psikoloji kuramcıları (özellikle Martin Seligman ve Christopher Peterson), bilgeliği temel psikolojik erdemlerden biri olarak kabul eder. Perspektif kazanma, yaşam deneyimlerinden ders çıkarma, başkalarının bakış açısını anlayabilme gibi yönleriyle bilgelik, sadece bireysel gelişimin değil, toplumsal uyumun da anahtarıdır. Burada önemli olan, psikolojinin kişiyi kendine hayran bırakması değil; kendisiyle samimi bir yüzleşmeye götürmesidir. Bilgelik, kendini sevmekten önce, “kendini tanımakla başlar.
Eğer psikoloji, yalnızca duygusal konfor sunuyorsa, o zaman belki evet: Prens ve prensesler içindir. Ama eğer bizi kendi iç dünyamızla yüzleştiriyor, hayatın zorluklarına rağmen ayakta kalmayı öğretiyorsa, o zaman psikoloji bilgelik yolunun kapısını aralayabilir.
Gerçek psikolojik dönüşüm, insanın kendi narsisizmini törpülediği, acizliğini kabul ettiği ve başkalarının varlığına saygı duymaya başladığı yerde başlar. Psikoloji, bir kırılganlık örtüsü mü sunuyor, yoksa bir farkındalık mı oluşturuyor? Bu sorunun yanıtı, psikolojiyi nasıl kullandığımıza bağlıdır. Eğer sadece kendimizi iyi hissetmek için yaklaşıyorsak, psikoloji bir kaçış alanı olabilir. Ama anlam arayışı, içsel dönüşüm ve hakikatle yüzleşme için kullanıyorsak, psikoloji bizi gerçekten bilgeleştirebilir.
Yorum bırakın