Bazı evlerde bir eksiklik fiziksel değil, duygusaldır. Yemek sofraları eksik değildir, okul çantası hep hazırdır, hasta olduğunuzda doktora götürülmüşsünüzdür belki. Ama asla sorulmamıştır: “Gerçekten nasılsın?” O evde kimse sizin gözünüzdeki boşluğu görmemiş, korkunuzu, hayal kırıklığınızı ya da coşkunuzu fark etmemiştir. Çünkü o evde duygular yük gibidir. Hele derin olanlar. Hele karmaşık olanlar. Onlarla baş edilemez, bastırılır. O evde büyüyen çocuk, görülmeden büyür. Belki sevilir ama anlaşılmaz. Belki korunur ama bağ kuramaz.
Bu yazıda bahsedeceğimiz konu tam olarak bu: duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynlerin gölgesinde büyüyen çocukların hikâyesi. Bu hikâye fiziksel şiddet ya da açık ihmallerle değil, daha çok “eksik ama belli belirsiz” bir boşlukla ilgilidir. Bazen bu boşluk çok geç fark edilir. Çünkü gözle görülür bir sorun yok gibidir. Ama duygusal olarak aç kalan bir çocuk, yıllar sonra yetişkin olduğunda neden hep tükenmiş hissettiğini, neden ilişkilerinde derin bağ kurmakta zorlandığını, neden sürekli kendini suçladığını anlamaya çalışırken geçmişin gölgesiyle yüzleşmek zorunda kalır.
Duygusal olarak olgunlaşmamış ebeveynler, yaşları ne olursa olsun duygusal gelişim açısından bir çocuk gibidir. Kendi duygularıyla baş etmekte zorlanırlar. Çatışmadan kaçarlar ya da aşırı tepki verirler. Çocuklarının hislerine karşı duyarsızdırlar; ya çok sert ya da tamamen ilgisiz olabilirler. Genellikle empati kuramazlar, çocuklarının ne hissettiğini anlamak için çaba göstermezler. Bu ebeveynler çoğu zaman kendi ihtiyaçlarını çocuklarının önüne koyarlar. Çocuklar, onların ruhsal dengesini korumakla yükümlüymüş gibi hisseder. Anlatılan bir duygu, hemen ebeveynin kendi hikâyesine bağlanır. Bir sıkıntı dile getirildiğinde, çözüm aranmaz; çocuk eleştirilir, suçlanır ya da geçiştirilir. O evde duygu paylaşımı değil, duygu bastırımı öğrenilir.
Bu ortamda büyüyen çocuklar için sevgi koşulludur. Uyumlu olduklarında, sessiz kaldıklarında ya da ebeveynin ihtiyaçlarını karşıladıklarında kabul görürler. Bu da onların kendi iç dünyalarını bastırmalarına, kendi duygularını önemsizleştirmelerine yol açar. Zamanla şu düşünce yerleşir: “Benim hissettiklerim önemli değil.” Bu çocuklar büyüdüklerinde genellikle çevresindekilere karşı çok duyarlıdır ama kendi ihtiyaçlarını tanımlamakta zorluk çeker. Yardım istemeyi zayıflık sayar, özür dileyemezler ama sürekli suçluluk duyarlar. Empatiktirler, sorumluluk sahibidirler, genellikle “iyi çocuk” olarak hatırlanırlar. Ama içlerinde eksik bir şey vardır: Gerçekten görülmemiş olmanın, duygusal olarak tutulmamış olmanın verdiği yalnızlık.
Yetişkin olduklarında bu çocuklar, ilişkilerde hep aynı döngüleri tekrarlar. Sevilmek için kendilerinden çok verirler. Karşısındaki kişiyi mutlu etmeye çalışır, ihtiyaçlarını geri plana atar, duygularını saklarlar. Çünkü çocukluktan beri öğrendikleri tek ilişki biçimi budur: “Sen mutlu ol, ben idare ederim.” Ama zamanla tükenirler. Çünkü gerçek bağ, karşılıklı paylaşım ister. Oysa onlar, hep tek taraflı ilişkiler kurarlar. Genellikle narsistik, duyarsız ya da uzak insanları çekerler. İçten içe tanıdık gelen bir şey vardır bu kişilerde: tıpkı ebeveynleri gibi duygusal olarak mesafeli ama ihtiyaç duyduklarında kontrolcü.
Bu döngü fark edilmediği sürece devam eder. İnsan, çocukken aldığı rolü hayat boyu tekrar etme eğilimindedir. Ancak bu döngünün adı konduğunda, neden her ilişkide kendini suçlu hissettiğini, neden mutlu bir anı paylaşırken bile rahatsızlık duyduğunu anlamaya başlar. Ve en önemlisi, artık başkasının duygusal dengesini korumak zorunda olmadığını fark eder. Duygusal olarak olgunlaşmamış bir ebeveynin çocuğu olmak, kişiliğinizi değil, geçmişinizi açıklar. Kim olduğunuzu değil, nereden geldiğinizi gösterir.
İyileşme, önce inkâr edilen duyguların kabul edilmesiyle başlar. O çocuk hâlâ içinizde bir yerlerde bekliyor olabilir. Belki yıllardır sesi kısık. Belki hiçbir zaman tam olarak anlaşılmadı. Ama şimdi yetişkin olan siz, o çocuğun ihtiyaçlarını duyabilir, onu önemseyebilir. Bu, büyük bir dönüşümün başlangıcıdır. Çünkü artık başkalarının sizi görmesini beklemek zorunda değilsiniz. Kendinize dönebilir, “Ben buradayım, beni görmek için başkasına ihtiyacım yok” diyebilirsiniz.
Elbette bu kolay bir yolculuk değildir. Bazen suçluluk duygusu gelir; “Annemin ya da babamın kötü niyetli olmadığını biliyorum” diye düşünürsünüz. Ve haklısınız. Bu ebeveynlerin birçoğu kötü niyetli değildir. Sadece duygusal olarak yetersizdir. Sevgilerini ifade edemezler, bağ kuramazlar. Onları affetmek zorunda değilsiniz ama anlamak iyileştirici olabilir. Onlar sevemediği için sevmemiştir, anlamadığı için anlamamıştır. Sizin eksikliğiniz değil, onların sınırıdır bu.
Kendinizi tanımaya başlamak, duygusal ihtiyaçlarınızı tanımlamak ve bu ihtiyaçları bastırmadan sahiplenmek bir özgürlük alanı yaratır. Ebeveyninizle ilişkiniz hâlâ devam ediyorsa, sınırlar koymak sağlıklıdır. Her telefon konuşmasında kırılmak zorunda değilsiniz. Her eleştiride susmak zorunda değilsiniz. Size iyi gelmeyen davranışları tanıyıp kendinizi korumak, bencilce değil, yaşamsaldır.
Bu süreçte size iyi gelen insanlarla bağ kurmak, iyileşmenin önemli bir parçasıdır. Duygularınızı paylaşabildiğiniz, sizi gerçekten dinleyen, sizi dönüştürmeye değil, olduğu gibi kabul etmeye hazır ilişkiler, içsel yalnızlığınızı hafifletir. Az ama derin bağlar, çocukluktan kalan o görünmez boşluğu onarır. Ve zamanla fark edersiniz ki; artık kendinizi anlatmak için çabalamıyorsunuz. Görülmek için rol yapmıyorsunuz. Çünkü siz, kendinizi duymaya başlamışsınız.
Bu yazı, sadece bir yara tespiti değil, aynı zamanda bir umut çağrısıdır. Duygusal ihmal görünmezdir ama etkilidir. Onunla yüzleşmek cesaret ister. Ama bu cesaret, geçmişin zincirlerinden kurtulmak ve kendi duygusal benliğinizle yeniden buluşmak için gereklidir. O evde görülmeyen çocuk, bugün sizin sesinizde hayat bulabilir. Şimdi ona söylemenin zamanı: “Seni görüyorum. Ve sen artık yalnız değilsin.”
Yorum bırakın