Anything Goes: Özgürlük mü, Çıkmaz Yol mu?

Bir akşam, bir grup arkadaşımla bir kafede oturuyorduk. Sohbetin arasında, masadakilerden biri yeni bir psikoloji kitabından bahsetmeye başladı. “Özgür olmalısın, içinden ne geliyorsa onu yapmalısın, kuralların insanın duygu ve düşüncelerini sınırlar, toplumun ne düşündüğünü umursama,” tarzında tavsiyelerle öne çıkıyordu. Masadaki çoğu kişi onaylar gibi başını salladı. Sonra buna benzer şeyler konuşulmaya başlandı: “Hayat senin hayatın, istediğini yapmalısın!” “Zaten hayat kısa ve geçici, biz ânı yaşamıyoruz? Kafalarımız çok tutuk bizim!” O an fark ettim ki, masada çoğu kişi özgürlükten bahsediyordu ama kimse bu özgürlüğün sonuçlarını sorgulamıyordu. Gerçekten de bu kadar özgürlük anlayışı, bir düzen oluşturabilir miydi?

Bu düşünce günümüz dünyasında sıkça karşımıza çıkan bir anlayışı temsil ediyordu: “Anything goes” yani “her şey serbest.” Ona, “Peki ya herkes kendi doğrusunu belirlerse, hiçbir ortak ölçüt kalmazsa, gerçek ile yalan nasıl ayırt edilir?” diye sordum. Sanki düşünmeye başladılar. Aslında hepimizin içinde bir özgürlük arzusu var; ancak hiçbir sınır olmadan yaşamak, gerçekten özgürlük mü, yoksa anlamsızlık mı doğurur?

Bugün postmodern düşüncenin yaygınlaşmasıyla birlikte, sanat, bilim, toplumsal ilişkiler, din, cinsiyet, kişisel gelişim ve etik alanlarında “anything goes” anlayışı hâkim olmaya başladı. Geleneksel kurallar, normlar, ölçütler ve otoriteler sorgulanıyor, her şeyin bireysel yoruma açık olduğu savunuluyor. Bu yaklaşım, bireyin özgürleşmesi açısından cazip görünse de beraberinde ciddi çelişkiler ve sorunlar getiriyor.

Örneğin, bilimde artık kanıtlanmamış teoriler bile “bir görüş” olarak kabul ediliyor. Geleneksel bilimsel yöntemlerin mutlak olmadığı iddia edilerek, her türlü spekülasyona alan açılıyor. Bu, bireyin bilgiye ulaşmasını kolaylaştırıyor gibi görünse de aslında hakikatin çarpıtılmasına neden oluyor. Bugün sosyal medyada bilimsel gerçeklerle ilgisi olmayan sahte tıbbi tedaviler yayılıyor, kanıta dayalı bilim ile spekülasyon arasındaki çizgi giderek silikleşiyor. Eğer herkesin kendi gerçeği varsa, bilim nasıl ilerleyebilir?

Sosyal hayatta da benzer bir belirsizlik hâkim. Geleneksel görgü ve nezaket kuralları, bireyin kendini sınırlamaması gerektiği iddiasıyla terk ediliyor. İnsanlar artık istediklerini söylemekte, başkalarını kırmak pahasına “dürüst” olmayı tercih etmekte özgür. Ancak bu özgürlük gerçekten bir değer mi yaratıyor, yoksa toplumsal çatışmayı ve yabancılaşmayı mı artırıyor? İnsan ilişkileri giderek daha yüzeysel hale geliyor; çünkü bağlılık, sadakat, sorumluluk gibi kavramlar, bireyin “kendi doğrularını yaşama” hakkı adına göz ardı ediliyor.

Cinsiyet meselesi de “anything goes” anlayışının en çok tartışıldığı alanlardan biri. Biyolojik cinsiyetin yerini, tamamen bireysel beyanlara dayalı bir kimlik anlayışı alıyor. Ancak bu, beraberinde çelişkiler getiriyor. Örneğin, biyolojik olarak erkek olan bir kişinin kadın kategorisinde spor yapması adil mi? Kadın hakları mücadelesi yıllarca biyolojik farklılıklar üzerine inşa edilirken, şimdi bu farkların görmezden gelinmesi bir çelişki değil mi? Özgürlüğü savunurken, gerçeklikten ne kadar uzaklaşabiliriz?

Din ve spiritüalite alanında da benzer bir eğilim var. Geleneksel dinî yapılar, bireyin inanç özgürlüğü adına sorgulanıyor. Ancak bu sorgulama, bazen manevi derinliğin kaybolmasına neden oluyor. Günümüzde inanç, bireyin kendini iyi hissetmesi için bir araç olarak görülüyor; meditasyon, enerji dengeleme, evrenden isteme gibi kavramlar, dinin yerini alıyor. Oysa din, sadece bireysel tatmin için değil, aynı zamanda ahlaki bir sistem kurmak ve toplumsal birliği sağlamak için de vardır. Eğer herkes kendi inancını kendi kurallarına göre şekillendirirse, ortak bir etik anlayış nasıl oluşacak?

Kişisel gelişim kitapları da “anything goes” anlayışının bir başka örneği. Bugün piyasada sayısız kişisel gelişim kitabı var ve büyük bir kısmı “Kuralları boş ver, ne istiyorsan yap” fikrini enjekte etmeye çalışıyor. Ancak bu, insanları sorumluluktan kaçmaya teşvik ediyor. “Sen özelsin” ve “Sana iyi geleni yap” gibi söylemler, bireyin gerçeklerle yüzleşmesini engelleyerek onu sahte bir özgüvenin içine hapsediyor. Oysa insanın gerçekten gelişmesi için, kendini sorgulaması, hatalarını görmesi ve disiplinli bir şekilde ilerlemesi gerekir. Kuralsız bir gelişim mümkün olabilir mi?

Bu noktada postmodernizmin kendi içindeki çelişkisini görmek gerekiyor. Eğer “herkesin kendi doğrusu” varsa, neden bazı değerler mutlak kabul ediliyor? Bugün bazı tabular yıkılırken, bazıları neden hala korunuyor? Örneğin, sanat ve bilimde özgürlüğü savunanlar, neden bazı görüşleri tamamen dışlıyor? Gerçekten her şey serbest mi, yoksa “anything goes” söylemi sadece belirli bir ideolojik çerçeve içinde mi geçerli?

Sonuç olarak, “anything goes” anlayışı bireysel özgürlüğü destekler gibi görünse de aslında toplumsal düzeni ve anlamı ortadan kaldıran bir yapıya dönüşüyor. Eğer her şey serbestse, hiçbir şeyin değeri kalmaz. Özgürlük, sınırları tamamen ortadan kaldırmak değil, anlamlı bir çerçeve içinde yaşamakla mümkündür. O yüzden asıl soru şu: Özgürlüğü mutlak bir hak olarak mı görmeliyiz, yoksa onu, sorumluluk ve gerçeklikle dengeleyen bir değer olarak mı ele almalıyız?