Lev Tolstoy, gençlik yıllarında zengin bir aristokrat olarak lüks bir yaşam sürüyordu. Ancak edebiyatla ilgilenmeye başladıktan sonra hayatında büyük bir dönüşüm yaşadı. Sadece yazar olarak değil, sade bir yaşamı benimseyerek insanlığın ortak değerlerini savunmaya başladı. Edebiyat, onun ruhunu ve düşünce dünyasını değiştirerek bir düşünür ve toplumsal reformcu olmasına zemin hazırladı.
Hayat yalnızca bir meslekle sınırlı olabilir mi? Yaptığımız her şeyin mesleğimizde karşılığı olmalı mı? Günlük sorumluluklarımız dışında ruhumuzu besleyen faaliyetler olmadan yaşam tam anlamıyla yaşanmış sayılır mı? Bu sorular, düşünürler ve psikologlar tarafından sıkça tartışılmıştır. Sanatın ve edebiyatın insan üzerindeki etkisi, bunların bir ihtiyaç olduğunu gösterir. Özellikle bu alanlar, bireyin ruhunu zenginleştirirken toplumsal bağları da güçlendirir. Çalışmanın ötesinde, estetik bir derinlik ve anlam arayışı insan için vazgeçilmezdir.
Edebiyat ve sanat, bireyin iç dünyasını anlamasına ve çevresiyle bağ kurmasına yardımcı olur. Psikolog Carl Gustav Jung, sanatın bilinçaltına dokunan ve ruhsal dengeyi güçlendiren bir araç olduğunu söyler. Benzer şekilde Yahya Kemal Beyatlı, sanatın bireyin geçmişle bağını kurup köklerini anlamasını sağladığını ifade eder.
Sanat ve edebiyat sadece kişisel değil, toplumsal bir önem taşır. Pierre Bourdieu, kültürel sermayenin bireyin toplum içindeki konumunu güçlendirdiğini vurgular. Sanat, insanları birbirine yakınlaştırır, empati geliştirir ve kolektif bir bilinç oluşturur. Ve insanlara ortak ülküler kazandırır. Belki toplum olmalarına yardımcı olur. Rollo May, yaratıcılığın bireyin varoluşsal sorunlarına çözüm bulmasına yardımcı olduğunu savunur. Mihaly Csikszentmihalyi ise “akış” (flow) teorisiyle sanatın bireyin hayatına kattığı yoğun tatmin ve mutluluğu açıklar. İnsan bir roman, hikaye veya deneme okurken zamanı unutur. Aslında bu durum kişinin akış içinde olduğuna delalet eder. Bu da her açıdan kazanımdır, gelişimdir.
Bugün insanlar birçok şeye fayda odaklı yaklaşıyor. Okunan bir roman ya da hikâye, “Bunun bana ne faydası var?” sorusuyla değerlendiriliyor. Oysa edebiyat ve sanat maddi kazanç için değil, insanı insan yapan değerler için vardır. Sezai Karakoç, “Sanat, insanı tanrısal bir güzellikle buluşturan bir ışık gibidir,” diyerek bu noktaya dikkat çeker.
Edebiyat ve sanat, insanın kendini bulduğu, ruhunu zenginleştirdiği, hayata anlam kattığı alanlardır. Hayat yalnızca iş hayatından ibaret değildir. Bu yüzden herkes, bir roman okuyarak, bir resim yaparak ya da bir film izleyerek bu alanlara zaman ayırmalıdır.
Hayatın sıradanlığından sıyrılmak ve ona derinlik kazandırmak için sanat ve edebiyat, bir rehberdir. Şimdi durup kendimize soralım: Hayatımıza ne kadar sanat, edebiyat ve kültür katıyoruz? Bu soruya bugün vereceğimiz bir cevap, güzel bir başlangıç olabilir.
Yorum bırakın