İslam Medeniyetinin Yazarı: Sezai Karakoç

Medeniyet kurmak insanlığın hedeflerinden biridir. Gelişimin sağlanması için onun bilişsel olarak tasarlanması gerekir. Yani düşünce temelinde tohumları ekilmelidir. En ilkel toplumlardan tutunda en gelişmiş toplumlara kadar hepsinin bir medeniyet hayali ve fikri vardır. Bu bağlamda Acem veya Yunan, kendine has bir medeniyet tasavvuruna sahiptir.  Tarihin büyük bir bölümünde Fırat ve Dicle arasındaki medeniyetler birçok gelişimin menbaıdır. Birbirinin devamı olan Abbasi, Selçuklu ve Osmanlı bunun en parlak örneklerindendir. Mezopotamya iktisat, ekonomi, siyaset, sanat ve felsefî tecrübesinin bir laboratuvarı hükmündedir. Birleştirici unsuru ise İbrahimî dinlerdir. Sezai Karakoç’un medeniyet dünyasında Mezopotamya çok önemlidir. Medeniyet bu topraklardan çıkmıştır ve tekrar neşet edecektir.

Karakoç’a göre gelişime ve medeniyete dair tasavvuru olmayan bir milletin yaşaması mümkün değildir. İnsan, tarih, din, coğrafya ve toplumu iç içe, birbirinden ayrılmaz bütünler olarak değerlendirir. Bu bağlamda medeniyet tasavvuru, bütüncüllük ve manevi unsurlara dayanır. Günümüzün materyalist ve kapitalist anlayışı, madde temelli bir medeniyet tasavvuru sunar. Bu algı “insanın alabildiği ve tüketebildiği ölçüde var olduğu” bir dünyayı temsil eder. Onun düşüncesinde, kutsalla ilişki kurma her şeyin önündedir ve bu ilişkinin ortaya çıkmasında düşünen ve sanatla iştigal eden insanların önemi özellikle vurgulanır. Bu noktada o, edebiyatı da önemser. Edebiyatı ve sanatı olmayan bir milletin bağımsızlığının da olamayacağını dile getirir.
Edebiyatla ilahi olan arasında bağlantı olmazsa olmazdır. Örneğin sanat yaradanla anlaşma aracıdır, insan istese de istemese de sanat, inancı konuşur der. Sanat, aslında yaratılışı taklittir, yaratılanı yani insanın yaptığını taklit olduğunda değersizleşir, sanatın görevi Tanrının eserlerinin ortaya çıkmasını sağlamaktır diye ekler. Sanatçının sanat yapabilmesi için Tanrıya başvurması ve bir anlamda manevi olarak ondan izin alması gerektiğini vurgular. Sanatçı, doğayı ve çevreyi iç dünyasıyla yeniden yaratır ve yeniden anlatıma sunar fakat bu noktada asıl önemli olan manevi olanın unutulmaması ve onun insan zihnine ve bilincine aksettirilmesidir diye tamamlar.

Karakoç’un medeniyet tasavvurunda şairin önemi tartışılmaz bir yerdedir. Şairi olmayan bir millet yok demektir, şairlerini görmeyen bir millet kendini görmez, şiirlerini yaşamayan bir millet yaşayamaz der. Peygamberimiz Hz. Muhammed’e Asr-ı Saadet’te, şair nitelemesi yapılmıştır, özellikle Kureyşliler Peygamber’e (sav) şair ısrarında bulunmuşlardır. Çünkü şair o toplumda çok değerlidir. O dönemden günümüze kadar şair değerini kaybetmemiş aynı şekilde medeniyetin oluşmasında ve gelişmesinde önemli bir rol oynamıştır. Karakoç medeniyet kuran şairlerin özelliklerinden bahsederken; şair şiirinde insanı konu almalıdır, eğer şiirde insan olmazsa, şiirin asıl konusu insan olmazsa, o şair ve o şiir yaşamayacaktır der.
Onun medeniyet algısında Ortadoğulu ve Müslüman olmanın büyük bir önemi vardır. Günümüzdeki olumsuz algının aksine Ortadoğulu olmaktan gurur duyan Karakoç şöyle der; biz Ortadoğulu Müslümanlar birçok iyi ve kötü günler gördük, bizim tecrübemiz diğerlerinden daha fazla, bu nedenle biz öncü olmalıyız. Medeniyet kurmak için ruh ve vahye yani göklerden gelen haberlere canı gönülden kulak vermeliyiz diye belirtir. Ruh yükseldikçe ekonomi ve diğer kalkınmalar gerçekleşir, ruhi üstünlük diğer üstünlükleri de zaten beraberinde getirir diye vurgular fakat maneviyat ile maddiyatın birbirinin dayanağı olduğunu, biri olmadan diğerinin çökeceğini de tembihler. Bu nedenle İslam medeniyetinin oluşmasında ve kurulmasında maneviyat temeli oluşturmalı, maddiyat onun ilkelerine göre d düzenlenmelidir der. İslam medeniyetinin tekrar dirilmesi için  fikir ve ruhta bir taarruza ihtiyaç olduğunu ifade eder.

Karakoç, problemler ne kadar zor, çetin ve büyük olsa da çözüm, kaçmakta değil onun üzerine cesaretle yürümekte olduğunu ifade etmiştir. Fatih Sultan Mehmet, Selahattin Eyyubi, Alpaslan ve Şeyh Şamil gibi şahsiyetlerin cesaretini örnek almamız gerektiğini vurgular. İslam medeniyeti geçmişte Araplar, Acemler ve Türkler eliyle kurulmuştur . Araplar fikir ve dini tefekkürde, Acemler sanat ve edebiyatta, Türkler ise askeri ve idari örgütlenmede İslam medeniyetini sürekli ileriye taşımışlardır. Bu özellikler onların ayırıcı nitelikleridir. Araplar, ardından Acemler ve en son Türkler İslam’a girmiştir. İslam medeniyetine Türkler öncülük etmiştir. Karakoç, bu üç milletin bir araya gelerek yine İslam medeniyetini yüceltmeleri gerektiğini ve bunun da aydınlar öncülüğünde başlayacağını  ifade etmiştir. Ona göre ülkemizde aydınlar kadrosu yetişmelidir, Arapça, Farsça ve en az bir Batı dili bilen bu kadrolar, Arap ve İranlı aydınlarla temas kurmalı ve İslam medeniyetine bir yol açmalıdır. Her yazar ve düşünür içinde bulunduğu medeniyetin sınırlarının ötesine gidemez, o yüzden biz ruh ve gönül sınırlarımızı açık seçik ve kimlikli bir şekilde bilmek ve ortaya koymak zorundayız der.

Bizim bilinçaltımızdaki kardeşlik, birbirimize aşırı ilgiyi beraberinde getirdiğini de hatırlatır. Bunun için de insanların dirilişe kapılması gerektiğini;  inançta, düşüncede ve eylemde yani aksiyonda dirilişle olacağını ifade etmiştir. Biz İslam medeniyeti olarak inancımızı tekrar keşfetmek zorundayız. Geçmişimizdeki düşünce dünyasını kavrayıp geleceğe kimlikli bir şekilde bakabilmeliyiz. Sözde kalmayıp aksiyona geçerek İslam medeniyetini tekrar kurmak mecburiyetindeyiz. Bu esnada şahsiyetçiliği de korumamız gerekir. Çünkü İslam medeniyetin en temel kaidelerinden birisi şahsiyeti korumaktır. Kimse kimseye kul değildir ve en temel prensibimiz şahsiyetçiliktir. Özellikle millet anlayışımızı ırk esasından koparıp batının anladığı gibi değil de yine medeniyet esasına çevirmeliyiz. Asıl esasımız “devlet-i ebed müddet” olmalıdır. Mesela bir toplum, bir kültür üretir, o kültürden bir medeniyet doğar, o medeniyetten bir millet doğar, o milletten de bir devlet doğar. Geçmişte Osmanlı da böyle oluşmuştur. Osmanlı, Arap ve Acemleri kendi şemsiyesi altına almış ve bu milletlere karşı hep koruyucu olmuştur. Hatta Osmanlı Araplara, “kavmi necip” demiş ve Acem edebiyatını okutmuştur. Çünkü Osmanlılar mezhep, ırk ve renk ayrımı yapmamış, medeniyet esasında hareket etmiştir. Araplar ve Acemler de İbrahim Hakkı Bursevi’nin dediği gibi “ahir söz Türkündür, ahir tasarruf Türkündür” demiştir. İnanç, ahlak, fedakarlık, feragat, adalet, fazilet, ilim, sanat ve edebiyat alanında biz öne geçersek, Batının dayattığı ırkçılık esasına dayalı düşünce, medeniyet esasına dönecektir.