Rasyonellik Çağında Münzevi Bir Ruh Bilimci: Carl Gustav Jung

SEZAİ KORKMAZ Yitiksöz Dergisi

Carl Gustav Jung 1875 yılında İsviçre’de doğar. Hem anne hem de baba tarafından kilise ve akademik geleneğin baskın olduğu bir ailede yetişir. Öyle ki babası papaz, dedesi tıp profesörü, annesinin babası da akademisyen ve din adamıdır. Jung da aile geleneğini devam ettirerek akademiye yönelir. Ruh bilimine dair yaptığı çalışmalar dolayısıyla adı kısa sürede Avrupa’da duyulur. Psikiyatri, psikoloji, felsefe, antropoloji, edebiyat, arkeoloji ve din gibi çalışma alanlarında etkili olur. Onun çalışmaları, psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un da ilgisini çeker. Beş altı yıllık arkadaşlık serüveninde Freud ile ortak bir insan psikolojisi geliştirmeye çalışır. Freud, Uluslararası Psikanaliz Derneği Başkanlığına Jung’u getirir. Hatta onu kendisinin yegâne halefi olarak görür. Fakat bu birliktelik uzun sürmez. Ayrılışlarının sebebi ise Freud’un fikirlerini katı bir şekilde dikte etmeye çalışmasıdır.

Modern psikolojinin kuruluşu Freud devrimiyle gerçekleşir. Bu devrim çok sert, huzur kaçırıcı ve deyim yerindeyse “kanlı” olur. Psikanaliz ekolü, Yahudi-Hristiyan kültürü bağlamında dine savaş açar. İnsana kötümser bir yaklaşımla bakar. Aslında her yönüyle dönemin düşünce statükosunu devam ettirir. İnsan davranışlarının temelinde cinsellik ve saldırganlık güdüsü olduğunu ifade eden Freud, cinsellik konusunu anne-çocuk ilişkisi bağlamında değerlendirir. Ona göre insanlar bu güdüleri gün yüzüne çıkartmamak için bilinçaltına iter. Böylelikle bilinçaltı akıl hastalıklarının yatağı durumuna gelir. Tüm bastırılmış duygu, düşünce ve travmaların bilinçaltında olduğunu vurgulayan Freud, dini, baba imgesinin yüceltilmesi neticesinde ortaya çıkan bir illüzyon olarak değerlendirir. Gustav Jung, Freud’la baba-oğul, hoca-talebe, arkadaş-yaren ilişkisini yerle bir etmeyi göze alır ve Freud’un psikanaliz yaklaşımına karşı görüşlerini ortaya koyar. Ona göre cinsellik ve saldırganlık güdüleri yaşam enerjisidir fakat insan davranışının temel güdüsü değildir. Ayrıca anne ile çocuk arasındaki ilişki sevgi bağlamında değerlendirilmelidir. Din ise insan hayatına olumlu katkılar yaptığından en iyi tedavi yöntemlerinden biridir. Dahası din, sağlıklı bireyleşmeyi de sağlar.

Jung ile Freud ortak insan psikolojisi geliştirmek isterken aralarında çok ciddi düşünce farklılıkları belirmeye başlar. Jung, psikanalizin kanatları altında analitik psikolojiyi kurar. Onun devrimi, psikolojide Freud’dan sonra en ihtişamlı devrimlerden biri olur. Lakin psikanaliz devrimi tam olarak hazmedilemediğinden analitik psikoloji kısmî de olsa gölgede kalır. O, çağına başkaldırarak huzur arayan insanlara yeni bir sağaltım yönteminin ve başka türlü düşünmenin mümkün olduğunu gösterir. Jung, ruh bilimi özelinde hem Freud’un düşüncelerinden hem de döneminin baskın bilim yaklaşımından rahatsızdır. Örneğin ruh biliminin ruhsuz hâle getirilişinden şikâyetçidir. Ayrıca “akılcılık insanlığa tüm korkularından kurtulma iddiasında bulunmuştur fakat insan hiçbir korkusundan kurtulamadığı gibi dünyanın üzerine karanlık bir kâbus çökmüştür” ve “akılcılığın bugünkü izdüşümü olarak maneviyatın dışarıda bırakılıp sadece bilimsel ve teknolojik gelişmeler nedeniyle insanlar cinnet geçirme tehlikesiyle karşı karşıya gelmiştir.” der.  Bu bağlamda insanları huzura, mistisizme, dine ve irrasyonel tecrübeye davet eder.

Almanca, İngilizce, Fransızca, Latince ve Yunanca bilen Carl G. Jung; mitoloji, din, felsefe, sufizm ve simyaya özel bir ilgi duyar. O, içe dönük, ruhani, hayalperest ve rüya âlemine düşkün, sezgisel ve irrasyonel biridir. Zihin dünyasında içe dönük/dışa dönük kişilik, kolektif bilinç dışı ve arketip kavramları oldukça önemli bir yere sahiptir.  Ona göre içe dönüklük, kişinin ilgisini dış dünya ve nesnelerden çekerek kendi içsel yaşamına yönelmesidir. Dışa dönüklük ise insanların ilgilerini dış dünya ve nesnelere yöneltmesidir. Kolektif bilinç dışı da insanlığın ortak mirası olarak aktarılan ve insanlar tarafından kolaylıkla algılanamayan olaylardır. Kolektif bilinç dışı neredeyse ölümsüz ve bir-iki milyon yıllık insan deneyimiyle donanmış bir unsurdur. Jung’a göre arketipler bilinçaltı ve algılanamayana ait olabileceği gibi algılanabilir ve gerçekleştirilmişe de ait olabilir. Çünkü insanların ilk zihinsel yapıları arketiplerdir. Arketipler, insanların tarih boyunca nesilden nesile aktardığı en eski miras olmanın yanı sıra insanlıkta oluşan ortak ve özgül duygu, düşünce ve davranış kalıplarıdır. İnsanların bilinç dışını oluşturan özerk ve etkin unsurlardır. Evrenselle yereli, genelle özeli bütünleştirerek kişiye has bir imgelemde ortaya çıkarlar. Bu bağlamda arketipler parmak izi gibidir. Herkese ait bir parmak izi vardır fakat her parmak izi kişiye özeldir.

Gustav Jung, “çocuk nevrotik bir gelişimden ziyade normal gelişime eğilimlidir fakat çevresel koşulların sağlıklı gelişimi etkileme olasılığı bulunmaktadır” der. Bu çevresel koşulların en önemlisi ise anne arketipidir. İnsanda oluşan ilk kompleks anneye bağlıdır ve anne arketipi, arketiplerin ilk ve en özel taşıyıcısı olarak karşımıza çıkar. Analitik kuramda annenin insan hayatındaki rolü ve önemi yadsınamayacak kadar fazladır. Bu nedenle çocuklardaki nevrozun nedeni ilk olarak annede aranmaktadır. Jung, hastalık hastası, fiziksel olarak aynı mekânı paylaştığı hâlde ruhen ve manen mevcut olmayan bir anneyle çocukluk geçirir. Annesiyle olan yazgı birlikteliği, kendisinde derin yaralar açar. Bu durum iletişim sıkıntıları çekmesine, aşırı derecede içe dönük yaşamasına ve insanlara karşı âdeta kendini kapatmasına neden olur. Düşünsel olarak mistisizm ve dine yönelmesinde kırsalda yaşaması ve babasının din adamı olmasının yanında annesinin durumu da etkilidir. O, anne arketipiyle birlikte ruh, Tanrı ve hilebazlık arketiplerinin de önemli olduğunu vurgular.

Tanrı ve ruhun arketip olduğunu belirten Jung, bunlara yönelik rasyonalist indirgemecilikten şikâyet eder. O, insanın sorumluluk bilincini ruh ve Tanrı inancı kapsamında değerlendirir. Ruhun özgür ve bilinçli olması durumunda kişinin iyiye gideceğini, bilinçsiz ve özgür olmadığında ise kötüye gideceğini belirten Jung’a göre insanın en büyük günahı bilinçsizliktir. İnsanların bilinçli olması gerektiğini her koşulda tembihler. İnsanların cahil, bilgisiz, sorumsuz ve bilinçsiz olmalarına bireyleşme, arketipler ve kolektif bilinç bağlamında çözümler sunar. Hilebazlık arketipini de dinî uzamda ele alır. Altın Çağ, Atlantis Miti ve “eski güzel günler” söylemleri geçmişte yaşanmış cennet misali bir zaman dilimine özlemi ifade etmektedir. Bu özlem ve umut atmosferi her zaman kült olan bir kurtarıcıyı da işaret etmektedir. İşte böyle dönemlerde hilebazlık arketipi harekete geçer ve bir hilebaz ortaya çıkar. Bu durumun ortaya çıkmasının nedeni insanın batıl inançlarıdır. Jung, “batıl inançlar, şehir veya kırsal fark etmeksizin her yerde yaşamaya devam eder.” der. Her ne kadar batıl inançlar reddediliyor ve görmezden geliniyorsa da içten içe batıl inançlara yönelim söz konusudur. Örneğin insanlar eski batıl inançlarını reddediyor görünse de yerine ikame yeni batıl inançlar bulmaktadır. Aynı şekilde ona göre insanlar ne kadar uygarmış gibi davransa da özünde ilkeldir. Günümüzün batıl inançları olan uçan daire veya UFO miti bu düzlemde değerlendirilmelidir. Geçmişin geleneksel batıl inançlarının yerine geçen modern batıl inançlar…

Jung, dine olumlu ve iyimser yaklaşır. Bu bağlamda Freud’un akıl hastaları üzerinden din hakkında yorumlarda bulunmasına karşı çıkar. Din ve maneviyat konularını sağlıklı insanlar üzerinden değerlendirmesi de bu durumu açıkça gösterir. Dinin özünün inanç değil, tecrübe olduğunu ifade eder. Aslında o, dini işlevsel ve psikolojik bir olgu olarak ele alır. Dinin arketip olduğunu ve bütün dinlerin mesajlarını aktarmada arketipleri kullandığını belirtir. Ona göre din, sağlıklı olmanın bir göstergesi hatta nevroz ve ruhsal hastalıklardan kurtulmanın bir yoludur. Zira en iyi sağaltım ve terapi aracı dindir. Gustav Jung’a göre tüm gerçekliğin en yücesi Tanrı’dır. Çünkü ruhu açıklamanın yolu Tanrı düşüncesinde yatmaktadır. O, kurumsal dinden ziyade bireysel dinin daha önemli olduğunu iddia eder. Dine olumlu yaklaşmasına rağmen bazı fikirlerinden dolayı din adamlarıyla karşı karşıya gelmesi de bireysel dine bir vurgu olarak görülebilir. O, din, maneviyat, yeniden doğuş gibi olguları psişik gerçeklik olarak görür. Psişik gerçekliklerin ölçülemez olduğunu düşünür. Psikenin, insan yaşamının en güçlü olgusu olduğunu ve bu yönüyle psikenin uygarlığın ve savaşların anası olduğunu söyler.

Jung, insanın yaşamını güneş metaforu ile açıklar. Ona göre insan yaşamının ilk dönemi güneşin tepe noktasına kadar gelmesine, ikinci dönemi ise güneşin tepe noktasından aşağı inmesine tekabül eder. İlk evrede insanlar ilişki kurar ve hayata hazırlanmaya çalışır. İkinci evrede ise insanlar içe yönelmeye başlar ve kolektif bilincin farkına varmaya çalışır. Jung’un yaşadığı dönemde kişilik gelişiminin çocukluk döneminde son bulduğu fikri yaygındır. Fakat o, kişilik gelişiminin çocukluk, gençlik ve yaşlılık döneminde devam ettiğini ifade eder. Jung’a göre insan yaşlılık döneminde yaşına yenik düşmemeli, hayattan kopmadan ölüme hazırlanmalıdır. Çünkü yaşlılığın getirisi bunaklık ve hastalık değil, bilgeliktir. Kendisinin yaşamı da ifade ettiği şekilde gelişir. O, çocukluk deneyimlerinden dolayı birçok ruhî bunalım yaşar. Orta yaşlarına ulaştığında da hayata bakışında bazı değişiklikler meydana gelir. Yaşamının ilk evresinde aşırı titiz, kaçınmacı, çekingen, izole, soyut ve asosyaldir. Evlilik ilişkisinde “benim açımdan iyi bir evliliğin önkoşulu sadakatsizlik ruhsatını tanımasıdır.” düşüncesini savunur. Jung, orta yaşlarından itibaren ise nefsinden tamamıyla feragat etmese de toplumsal bilincin farkına varan, çevresine ilgili, bilge, içe yönelen, huzurlu ve mülayim bir münzevidir artık. Kendisini ziyaret edenlere karşı olabildiğince nüktedan, kibar ve yol gösterici davranır. Kim bilir belki de orta yaş bilgeliğinden itibaren evliliğe dair fikri bile değişmiş olabilir! Kırsalda büyümesi, anne ve babasının yeterince ilgi göstermemesi, çoğunlukla umutsuzluk ortamında büyümesi Jung’u dine, mistisizme ve romantizme yöneltir. Kendisini bulabilmesi, din, maneviyat ve mistisizme yönelmesiyle gerçekleşir.

Netice itibariyle Gustav Jung, psikanaliz ve rasyonellik çağında dinî-manevi düşüncenin de mümkün olabileceğini bizlere göstermeye çalışır. O, kendi asrında sadece Freud’a değil, aynı zamanda döneminin yaygın materyalist ve pozitivist düşüncesine de alternatif bir bakış açısı sunar. Bu hâliyle ruhsuz ruh biliminden sıyrılmaya çalışır, çoraklaşmaya karşı durur. Yaşadığı dönemde beşerî bilimlerde, fizik bilimlerinin usul ve yöntemleri öncelenirken o, metafizik yapının olmazsa olmaz olduğunu ısrarla savunur. Hem bilim dünyasını hem de çağının insanlarını hümanizme ve sağlıklı bir dünya görüşüne davet eder. Jung, din ve maneviyattan vazgeçmeyi, kayıp Atlantis gibi görüp ruh bilimlerinde âdeta arkeoloji yapar. Bu nedenle din ve maneviyat çalışmalarının öncülerinden sayılmaktadır. Uçan dairelerin batıl inanç olarak ikame edilmesini ortaya koyması, anne-çocuk bağlanmasının önemini vurgulaması ve ayrıca insana ilişkin birçok görüş ve tespiti hâlâ güncelliğini korumaktadır.

Kaynaklar

Carl Gustav Jung, (2019). Dört Arketip. Çev. Zehra Aksu Yılmazer, Metis Yay.

Carl Gustav Jung, (2010). Psikoloji ve Din. (2. Baskı), Çev. Raziye Karabey, Okyanus Yay.

Carl Gustav Jung, (2013). İnsan Ruhuna Yöneliş. (9. Baskı), Çev. Engin Büyükinal, Say Yay.

Carl Gustav Jung, (2013). Anılar, Düşler, Düşünceler. (6. Baskı),  Çev. İris Kantemir, Can Yay.

Antony Stevens, (1999). Jung. Çev. Ayda Çayır, Kaknüs Yay.

Gulbenkian Komisyonu, (2018). Sosyal Bilimleri Açın. Çev. Şirin Tekeli, Metis Yay.

Ali Ayten, (2015). Psikoloji ve Din. İz Yay.

Kaynak: Yitiksöz Dergisi


Yorumlar

Yorum bırakın